Deniz Ülke Arıboğan

Yeni Bir Dünya Kurulurken

 

Türkiye’nin son on yılı hem Irak Savaşı’nın getirdiği belirsizlik ortamına hem de AB ile önce canlanan ama daha sonra donma noktasına giden ilişkilere sahne oldu. Türkiye, ABD’nin Irak müdahalesine en başından itibaren şüpheyle yaklaştı ve son noktada tezkerenin reddiyle tek taraflı bir müdahalenin parçası olmayı –tüm maliyetlerine rağmen- reddettiğini gösterdi. Irak müdahalesiyle beraber dip yapan ABD ile ilişkilerin toparlanması zaman aldı ancak bu durum gerçekleştiğinde de Türkiye’nin bölgeye ilişkin tezlerinde büyük bir dönüşüm gerçekleştiği görülecekti. 2003 yılında, müdahalenin Irak’ın toprak bütünlüğünü zedeleyeceğini ve kuzeydeki Kürtlerin fiili bir bağımsızlık konumu kazanacağını iddia ederek kırmızı çizgiler çizen Türkiye, bir on yıl sonra endişelerinin gerçek olduğunu gördü ama ironik bir biçimde Kuzey Irak’taki yönetimle en iyi ilişkileri de yine kendisi kurdu. Bu defa ABD yönetimi Türkiye’nin merkezi Irak yönetimini by-pass ettiğini ve doğrudan Kuzey Irak’la temas kurduğunu belirterek rahatsızlığını belirtiyordu. On sene önce bölgedeki statükonun korunması anlamında işbirliği yapabileceği İran ve Suriye gibi güçler, günümüze gelindiğinde Türkiye’nin bölgedeki aktivizminden son derece rahatsız görünüyorlar.

AB cephesiyle ilişkiler ise hızlı bir yükselişin ardından sürekli bir düşüş trendine girdi. AB’nin Türkiye’yi üyelik sürecinde oyalamaya yönelik politikaları Türk cephesinde tepkiyle karşılandı. AB’nin Türkiye’ye bakışını değiştirmemesi halinde Türkiye’nin üyelik yolunda ilerleyemeyeceğinin görülmesiyle bir kez daha alternatifler üzerine spekülasyon başladı. Başbakan Erdoğan’ın Şangay Altılısı’na ilişkin sözleri bu arayışların ya da belki Türk blöfünün bir uzantısı sayıldı. Ancak bir diğer yönüyle Türkiye zaten dış politikada çok boyutluluk ve politik esneklikle ilgili yaklaşımını bir süredir dile getiriyor. Irak müdahalesi sırasında geliştirilen politika, İran’a yönelik önerilen yaptırımlara karşı Brezilya ile birlikte geliştirilen alternatif yaklaşım bu esnek ve çok boyutlu politikanın tezahürleri sayılabilir. Üstelik Türkiye’nin dış ekonomik ilişkilerini çeşitlendirmek amacıyla gerçekleştirdiği atılım da bu yaklaşımla birbirini tamamlıyor. Son Afrika açılımı ve Ortadoğu’nun dünya pazarlarına entegrasyonu, AB pazarındaki duraklama göz önüne alınırsa Türkiye’nin ekonomik kalkınması açısında önemli yaklaşımlar ama siyasi bir proje ile desteklenmediği sürece eksik kalmaya ve kırılgan olmaya devam edecek.

Türkiye’nin bölgesel bir güç olma ve çok boyutlu dış politika hedefleri dünyanın yeni gelişen coğrafyalarını göz ardı ederek gerçekleştirilemez. Bu, Türkiye’nin geleneksel Batı yönelimli politikalarını terki anlamına da gelmemekte; bilakis belli ölçülerde onun çözüm ortağı olarak ağırlığını artıracağı için tamamlayıcı bir rol oynayabilir. Bu bağlamda ufkumuzun yakın çevremizle sınırlı kalmayıp Afrika’ya, Asya’ya, Latin Amerika’ya uzanması da gerekiyor. Yeni bir dünya her gün yeniden kuruluyor çünkü.