Deniz Ülke Arıboğan

Türkiye -İsrail ilişkileri nereye gidiyor?

Türkiye-İsrail ilişkileri bütün bölge dinamiklerini etkiler. 60 yıldır Ortadoğu’ya dair tüm gelişmelerin politik fotoğrafı şu veya bu biçimde İsrail’le ilişkili. İkinci ülke sürekli değişirken İsrail’in sabit kaldığı bu dengede, tüm Ortadoğu’nun tarihi yazılmakta; öne çıkan bölge güçleri, İsrail’le ilişkileri üzerinden tanımlanmakta. Benzer bir durum Türkiye için geçerli, bazı önemli noktalara bakalım.
1-Türkiye sadece bir Ortadoğu ülkesi olarak tanımlanamaz. Hem konumu, hem de iç-dış politik yönelimleri itibarıyla bir eklem noktasındadır ve çoklu bir kimliğe sahiptir, yerleşiktir. Balkanlar’a, Avrupa’ya, Karadeniz’e, Kafkasya’ya açılan kapı niteliğindedir ve hepsinin parçasıdır. Bu her yere ait olma özelliği, zaman zaman hiçbir yere ait olamama duygusuna dönüşse de Türkiye’nin özgün yapısı budur. Herkesten ve hiç kimseden olmak böyle bir duruştur. ‘Öteki’lik ve ait olamama duygusu, farklı bir formatta İsrail için de geçerlidir. Ortadoğu’da konumlanıp, Ortadoğu ailesine kabul edilmeyen, buna mukabil her geçen gün kültürel bakımdan Ortadoğululaşan bir devlettir İsrail. Politik, kültürel kodları özünde Batılı olmamakla birlikte Batı sisteminin içerisine tıpkı bir Avrupa devleti gibi kabul edilmiştir. İki devletin yakınlığını sağlayan en temel unsurlardan birisi bu çoğul kimliktir. Bu nitelikleriyse aralarındaki ilişkinin Ortadoğu dengelerinden çok Batı evreninin dengesini etkilemesine yol açar. O nedenle gerek ABD, gerekse Avrupa ülkeleri Türkiye’nin İsrail’le uzaklaşmasını eksen kaymasının delili olarak görür. Batı gözünde İsrail’den uzaklaşmak İslamlaşmak; İslamlaşmak, Ortadoğululaşmaktır. Tarif, maalesef bu kadar basittir.
2-İsrail-Türkiye arasındaki ilişkilerinin parametrelerinden birisi de 30 yıldır, Türkiye-İran ilişkileri. İran’ın İslami bir rejime sahip olması ve merkezine İsrail’e düşmanlık fikrini yerleştirmesi, İsrail’in son yıllarda hissettiği en büyük tehdit. Bu bir var olma savaşı olarak algılandığından, diğer ülkelerin İran’a yaklaşımları İsrail açısından son derece hassas. Türkiye söz konusuysa hassasiyet katlanıyor. İsrail’in AKP hükümetine hırçınlaşması ‘Türkiye’yi kaybediyoruz’ korkusundan. Bir gün kaybederlerse tam da bu korkunun tetiklediği hırçınlıktan olacak ama…

3-İsrail, Türkiye’nin iç politikasıyla fazla ilgili. Üstelik oldukça yüzeysel değerlendirmeler yapıyorlar. Türkiye’de de İsrail hakkında yüzeysel değerlendirmeler ve suçlamalar söz konusu. Başımıza gelen her olumsuzlukta İsrail şeytanına (!) başvurmak sanki mecburiyet. İsrail’deyse Türkiye’ye karşı sert tutum takınmak bir onur vesilesine dönüşüyor. Büyükelçimize yaklaşımları, İHH gemisine karşı tutumları bunun göstergesi.
4- Bu rahatsızlıklara karşın iki ülkenin birbirini tamamen gözden çıkartması mümkün değil. Türk hükümetinin İsrail’deki büyük yangına müdahale etmek için helikopter göndermesi ve başbakanımızın bunun ‘insani ve İslami bir görev’ olduğunu ifade etmiş olması önemli. İslam’ın Yahudi karşıtlığı anlamına gelmediğini beyan eden sözler bunlar. Türkiye’nin İsrail’e yönelik olumsuz tutumunun orada yaşayan insanlara değil, hükümetin tavrına karşı olduğunu anlatan cümleler. Temsilcimize yangın sonrası Türk bayrağı önünde verilen teşekkür plaketinden sonra tazminat talebinin kabul edildiği haberleri dikkate değer. Teoride hiçbir devlet, terörist olarak kabul ettiği kişilere yönelik eyleminden ötürü karşı tarafa tazminat ödemeyi kabul etmez. Bu, hayatını kaybedenlerin artık terörist olarak algılanmadığının ve İsrail yönetiminin İHH gemisine yasadışı, ölçüsüz şiddet kullandığını kabul ettiğinin bir göstergesi. Bu açıklama gerçekse gelinen nokta Türk dış politikası açısından önemli bir diplomatik başarı.

Deniz Ülke Arıboğan’ın 10 Aralık 2010 Tarihinde Akşam Gazetesinde yayınlanan köşe yazısı. Yazıya Akşam Gazetesi web sitesi üzerinden ulaşmak için lütfen tıklayın.