Deniz Ülke Arıboğan

Toktamış Hoca’nın ardından

Ölümler ise insana yaşamı hatırlatıyor bir yandan. Kayıplarınızla yüzleştiğinizde geçen yıllarınızı, anılarınızı, hatalarınızı, doğrularınızı bir bir muhasebeye çekiyorsunuz. Birlikteyken neler yapardık? Nerelere giderdik? Ne yer ne içerdik? O olsaydı şimdi ne derdi? vs. türünden birçok şey takılıyorinsanın aklına. Sonra tabi bir de bir yüz kalıyor gözlerinizin önünde. Gülümseyen en sempatik haliyle bir yüz. Ben de Toktamış Hoca’nın ardından onun en muzip haliyle gülümseyen yüzünü ve cin gibi bakan gözlerini anımsıyorum. En kızgınken bir anda şefkat dolan hali geliyor aklıma.

İ.Ü İktisat Fakültesi Uluslararası İlişkiler kürsüsünün kapısından girdiğim anda karşımda ilk gördüğüm kişiydi Toktamış Hoca. Beni bebekliğimden beri tanıyan, bütün haydutluklarıma şahit olan Toktamış abim, bundan böyle 25 yıl boyunca hocam olacaktı. Rahmetli Esat Çam hocamız ile birlikte ilk akademik rehberim oldular. Sadece benim değil, benim gibi denizinin ortasında pusulasız ve rotasız çırpınan birçok genç akademisyen için de öyleydiler. Hem yön gösterdiler, hem liderlik ettiler hem de öğrettiler.

Toktamış Hoca’nın duruşu yıllarca hoşgörüyle birlikte anıldı. Buna rağmen ilginçtir, sanırım dünyada hoşgörülü olmayı önerdiği için birileri tarafından suçlanan, eleştirilen ilk insan oldu. Atatürkçülüğün kitabını yazan adamın kendisini İslamcı olarak tanımlayan insanlarla birlikte durmasını, Fetullah Hoca’nın elini tutmasını kimileri kabullenemedi ve lanetlediler. Oysa o gün hoca, kendi cenahının ona sırt çevirmesini göze alarak, büyük bir çatışmanın önüne geçmiş ve büyük Türkiye sentezinin dostça bir biçimde şekillenmesinin önünü açmıştı. Mütedeyyin insanların ‘elit beyazlar’ tarafından dışlanmasına tepki göstermiş ve barışı kucaklamıştı.

O’NU ÇOK SEVDİK

Toktamış Hoca’nın çok sesliliğe değer veren yaklaşımı aynı kürsüde birbirinden farklı düşüncede olan birçok asistanın bir arada yetişmesine olanak sağladı. Bugün birçoğu profesör, doçent unvanlarını taşıyan Marksist’inden ülkücüsüne, İslam’cısından ulusalcısına kadar her renkten birçok akademisyen, aynı koridorda dostça ve büyük bir keyifle akademik tartışmalar içerisinde olmayı başarmıştı. Orada, sıcak ve güvenilir bir ocakta, farklı düşünmemize rağmen birbirimizi çok sevmeyi öğrendik.
Her yetişen, kendisi gibilerini yetiştirme misyonuyla Türkiye’nin farklı üniversitelerine dağıldık. Tıpkı hocanın bize sağladığı gibi biz de gençlere darda kaldıklarında ardına sığınabilecekleri sağlam koruma duvarları inşa etmeye çalıştık. İnandıklarını savunan bir akademisyenden daha güçlü hiçbir kuvvet olmadığını ondan öğrendik.

Türkiye’nin dört bir yanında en ücra köşelerde kalmış esnaf lokantalarının lezzetini, yemek sohbetlerinin keyfini, operanın ve klasik müziğin Türk Sanat Müziği ile birlikte dinlenilebilirliğini keşfettik. Binlerce kitaplık kütüphanesinden çaldığımız her kitabı anında fark ettiğini de söylemeden geçemeyeceğim. Bu onun kütüphanesinden kitap çalma arzularımızı frenleyemediği gibi ‘okuyunca kitabımı geri getirin’ ikazlarına rağmen hepimizin kütüphanesini dolduracak kadar ganimetimiz de oldu.
Biz hocayı çok sevdik. Lakin onu herkesten çok seven ve bir gün olsun şikayet etmeden her dakikasını Toktamış Hoca’ya vakfeden Nevin’e (Ateş) ayrı bir parantez açmak isterim. Özel bir insanı, özel bir aşkla sevdi. Ona ve herkesten çok sevdiği kızı Ayşegül’e başsağlığı diliyorum.