Milli bir görev olarak gazetecilik

Bilgi ve enformasyonun ana güç kaynağı olduğu yeni sanayi sonrası uygarlığında ise bu güç merkezlerinin teşkilinde bizatihi rol oynadıklarından, savaşın göbeğinde yer alırlar.

Gazetecilerle siyasetin ilişkisi ise eleştiri-itaat çizgisi üzerinden şekillenir. ‘Medya özgür olmalı mıdır? Olursa ne kadar ve hangi konularda özgürdür? Özgürlüğün sınırları kime ya da hangi ilkeye göre belirlenir? Otosansür özgürlüğün kısıtlanması anlamına gelir mi?’ gibi birçok soru bu alandaki kafa karışıklığının delilidir. Demokratik bir ülkedeki cevaplarla, otoriter bir rejimin cevapları arasında kuşkusuz belirgin bir fark olacaktır. Ancak terörle mücadele, doğal afet, iç savaş gibi acil konular söz konusu olduğunda ise bu farkın epeyce kapandığını da söylemeliyiz.

Günlerdir devam eden İmralı görüşmelerinin sızmasının ardından bizde de acil bir durum söz konusu ve artık yeni bir “milli medya” tartışmamız var. Bazı noktalara özet olarak değinelim.

1- Başbakan Erdoğan’ın medyayı “milli bir duruşa davet etmesi” otoriter rejimlerin söylemlerini çağrıştırıyor, zira “neyin milli, neyin gayri milli bir duruş olduğunun belirlenmesi” siyasi tavra göre değişebilir. Örneğin CHP ve MHP’ye göre barış görüşmelerini sürdürmek gayri milli bir duruştur. Bu bakımdan siyasi açıdan o çizgiyi savunan gazetecilerin, gayri milli oldukları için değil, başka bir siyasi tavra yakın durdukları için hizalandıklarını söyleyebiliriz. Lakin bir barış görüşmesini, yani akan kanı durdurma girişimini sabote edebilecek bir haberin verilmesi konusunda milli olmasa da “insani bir süzgecin kullanılması” gerektiğini düşünüyorum. Kanımca “gazeteciliğin sınırları siyasetin değil, insanın yüreğinin dur dediği yerdir”. Dünyadaki örneklerine baktığınızda da medyanın terör ve barış süreçlerindeki hassasiyetinin, rejim ya da hükümet baskısıyla değil, toplumsal, insani hassasiyetler üzerinden geliştiğini görürsünüz. Otosansür demokratik ülkelerde siyasi değil, insani bir konudur ve ciddi bir biçimde işletilir. İşletilmemesi halinde ise siyasi bir baskının gelmeyeceğini kimse garanti edemez.

2-  Sürecin doğru veya yanlış yürütüldüğüne tarih karar verecek lakin ben siyaseten yürütülen görüşmeleri doğru ve Türkiye’nin geleceği açısından çok önemli buluyorum.Dünyada siyasi mücadeleler son birkaç yıldır basit terör araçları üzerinden değil, kapsamlı iç savaş modelleri üzerinden şekilleniyor. Bugün her türlü sabotaja rağmen bu görüşmelere devam etmek yürek isteyen bir iş. Başarıya ulaşmaması halinde önümüzdeki dönemde çok daha zor günler kapıda demektir. Keşke herkes 10 yıl sonrasını farklı alternatifleriyle hayal edebilse. Lakin böyle karmaşık ve politik bir süreci herkesin aynı pencereden görmesi mümkün değil.

3- Barışma süreçleri uzun soluklu çabalardır ve gazetecinin verdiği anlık haber üzerinden söylemlere, iddialara, pazarlık araçlarına bakmak sürece zarar verir. Oslo görüşmelerinin sızdırılmasının ardından, İmralı sızıntısının gelmesi bu girişimlerden hoşlanmayanların süreci götürenlerin içine kadar girdiğini gösteriyor. Ancak görünen o ki, beklenenin aksine bu sızıntılar bir aşı görevi görüyor ve toplumsal bünyemizde sabotajlara karşı antikor üretimi giderek hızlanıyor.