Lakin bu yaklaşım ilk bakışta demokratik kanalların açılması anlamına gelmekle birlikte, kimi zaman açılı kanalların tıkanmasına yol açabilecek bir faktör hâline de gelebiliyor. Zira demokrasi denilen kavram, ana iskeleti bakımından halkın iradesinin egemen kılınması olarak ele alındığında, yüzde 50 artı 1’lik (seçim sistemine bağlı olarak bundan çok daha azıyla da mümkün) bir destek iktidarın her istediğini yapabilmesine imkân sağlıyor. Yani çoğunlukta olanın yönetmesi gibi gayet demokrat yüzlü bir egemenlik tesis ediliyor. Bu şekilde sandık, bütün kararlara meşruiyet sağlayan bir egemenlik aracı olarak sivriliyor ve halka karşı sorumlu iktidarın demokrasiye olan inancı netleştirilmiş oluyor.

Oysa sandık demokrasinin en önemli koşullarından bir tanesi olmakla birlikte bütününü temsil etmiyor, hatta zaman zaman kendi kendisini yiyen bir canavarın gelişimini sağlıyor. Birçok diktatörlük kendi meşruiyetini sandıkla pekiştirdiği gibi bu tip liderler halklarından yüzde 90’ların üzerinde oranlarda destek buluyor. Geniş kitlenin desteklediği egemen, bir kez arkasındaki büyük halk desteğini ispatladıktan sonra, geri kalan üzerinde her türlü olumsuz tasarrufta bulunma hakkını edinmiş oluyor. Kısaca halkın desteği hem demokratik hem de despotik sistemler için bir ön şart olarak ortaya çıkıyor.

Bu durum doğal olarak dünya üzerinde uygulanan birçok farklı sistemin kendi özgün kamu diplomasisi aygıtlarını kurgulamasına önayak oluyor. Halk, her hâl ve şartta yönetimin yanında yer alması gereken en büyük güç kaynağı olarak sivriliyor. Kamuoyunun yönlendirilmesi ve yönetilmesi egemenlik düzenlerinin bel kemiği hâlini alıyor.

Tam da bu nedenle devletler de tıpkı şirketler gibi kendi reklam ve halkla ilişkiler departmanlarını kurup, kamuoyunu yaban ellere bırakmamak zorunda. Rakiplerin de aynı sahada mücadele ettiğini göz ardı etmeden gelişen her krizin yönetilmesi, kampanya araçlarının hazır tutulması, kamu psikolojisinin takip edilmesi lazım. Araştırma şirketleri, PR ofisleri, kamu diplomasisini koordine eden birimler ülke içinde ve dışında yoğun bir çalışma yürütmek durumundalar. Üretilen her politikanın alıcısının oluşturulması gerekiyor.

Kamu diplomasisine en fazla ihtiyaç duyulan ortamlar ise kriz dönemleri. Doğru bir stratejiyle en büyük risklerin bile fırsata dönüştürülmesi mümkün. Sular dalgalandığı zaman rakipler de o dalgalı sularda seyretmek zorundalar ve bu noktada kaptanların becerisi büyük önem arz ediyor. 

Buna karşın her işin kaptanda bitmediğini de söylemek gerek. Kaptanın yardımcılarının, tayfalarının ve miçoların da işini iyi yapması, kaptana geminin zaaflarını, yol ve hava koşullarını net bir biçimde göstermesi gerekiyor. Aksi halde sular dalgalandıkça kaptanın becerileri yetersiz kalabiliyor. Gemiyi fareler terk etmeye başladığında ise iş işten geçmiş oluyor.