Kadınların bakışı

Ancak kadın cinsiyetinin varlığını, sorunlarını, özelliklerini kamuoyuyla paylaşmak ve bir farkındalık yaratmak adına bu tür faaliyetler son derece anlamlı.Araştırmalar yayınlanıyor, konferanslar düzenleniyor, gösteriler tertip ediliyor, bilinçli ve sistematik olarak medyanın gündemi oluşturuluyor.

Vaktiyle kadın haklarından bahsedildiğinde “haydi oradan feminist kılıklı” diyen geniş kitle, Cumhurbaşkanımızın ya da Başbakanımızın eşinden, bakanlardan, akademisyenlerden, sanatçılardan vs. bu konu hakkında sözler işitmeye başladıkça konuya daha farklı bakmaya başlıyor.Feminizm ise artık bir hakaret vesilesi olmaktan çıkıp bir düşünce kategorisi halini almış durumda, ki zaten olması gereken de o.

Son 25 yıldır uluslararası ilişkiler disiplini çerçevesinde de son derece popüler bir akım haline gelen feminist teori, bugün tüm dünya üniversitelerinde eleştirel kuramların arasında ders olarak okutuluyor. Feminist teorisyenler sosyal bilimler alanında olduğu gibi edebiyat, sinema, müzik, plastik sanatlar gibi alanlarda da gizli bir erkek bakışının olduğunu savunuyor, bilimin sesinin bile erkek tonunda çıktığını düşünüyorlar.Üretimi, tüketimi, savaşı, barışı, demokrasiyi, otoriterliği sadece erkek bakışlı olarak analiz edilmiş alanlar olarak görüp, köklü bir yeniden değerlendirme talep ediyorlar.

Feminist teori, akademide uzun yıllar ana düşünce akımlarının dışında marjinal bir tasarım olarak kabul ediliyor. Bu alanın en önemli akademik dergilerinden birisi olan Millenium dergisinin 1988 yılı kış sayısını feminizme ayırmasıyla bir anda öne çıkıyor. Feminist teorisyenler şöyle söylüyor “yüzlerce yıldır tarih, sosyoloji, felsefe adına yalnızca erkeklerin dünyasını analiz ettiniz ve eksik kaldınız. Oysa kadın bir cinsiyet (sex) kategorisi olarak biyolojinin konusu olmakla birlikte, bir toplumsal cinsiyet kategorisi (gender) olarak sosyal bilimlerin konusudur. Erkeklik ve kadınlık bu nedenle sadece fiziki bir çerçevede değil, toplumsal kültürel kalıplar çerçevesinde de anlamlıdır. Bunu değerlendirmeye almadan dünyayı anlayamazsınız.”

Dünyanın kadın gözüyle yeniden okumaya tabi tutulması tarihin de yeniden yazımını gerektirecek bir arayış. Bunca yıldır tarih diye okuduğumuz her şeyin bir savaşlar ve antlaşmalar tarihi olması, sosyal tarihçiliğin yüzlerce yıl geri planda bırakılması bu erkek egemen ve testosteron yüklü bakış açısının bir getirisi. İnsanların binlerce yıldır nasıl pilav pişirdiği, nasıl şarkı söylediği, nasıl dikiş diktiği, nasıl âşık olup nasıl evlendiği hiç kimsenin dikkatini çekmemiş. Varsa yoksa savaşlar üzerinden gelişen o güç mücadeleleri ve kimin kaç kişiyi öldürme, kaç kaleyi fethetme başarısını gösterdiği. Sanki binlerce yıl insanoğlu sadece savaşmış, dünyada başka hiçbir şey yaşanmamış gibi tek gözlü bir okumaya tabi tutulmuş bütün insanlık tarihi.

Tarihi yeniden okudukça, bugünü yeniden değerlendirmeye almak ve yarını yeniden kurgulamak gereksinimi ortaya çıkıyor. Kadının baktığı açıdan dünya farklı görünüyor. Savaşlar, barışlar, ölümler, zaferler, yenilgiler başka anlamlar ifade ediyor. Doğurduğumuzu gömmektense, ölümü görmeyi yeğliyoruz. Onun için savaşları, savaş zaferlerini sevmiyoruz.Doğumun sancısını bilmeyen, ölümün sancısını da yeterince hissedemiyor galiba.Bütün mesele orada.