Irak Tecrübesi

ABD’nin Irak’a özgürlük ve demokrasi getirme(!) müdahalesinden bu yana 1000’den fazla intihar bombası patlayan ülkede, siyasal şiddet nedeniyle on binlerce insan hayatını kaybetmiş durumda. “Iraq Body Count” izleme grubunun verilerine göre 2003 ila 2013 arasındaki on yıl içerisinde sivil kayıplar 120 bin civarında. Nisan ayı ise son on yılın en kötülerinden.

Yakın zamana kadar Irak’ın güney ve orta bölgelerinde yoğunlaşan şiddet eğilimlerinin güvenilir alan diye tabir edilen kuzeye, yani Kuzey Irak Kürdistan bölgesine yayılma emareleri göstermesi önemli bir gelişme. En son Kerkük’e bağlı bir ilçe olan Havice’de halka yönelik saldırı merkezi hükümete karşı ayaklananları bastırma amaçlı olsa da, konu mezhepsel ve etnik nedenlere dayandırılıyor. Nitekim Haşimi’nin desteklediği Tecdid Hareketi’nin bildirisi Havice olaylarını “mezhep temelli soykırım” olarak tanımlıyor. Kuzeyin büyük bir istikrarsızlığa girmesi an meselesi.

DESPOTİZMİN PENÇESİNDE

Sivil halk bir yanda El Kaide uzantılı terör, diğer yanda daha fazla özerklik arzusundaki Kürt yönetimi, öte yanda ise devleti bir arada tutma gayesiyle ölçüsüz şiddet kullanabilen Başbakan Maliki arasında sıkışmış görünüyor. Iraklılar maalesef Baas’ın otoriterliğinden şikâyet ederken, başka bir despotizmin pençesine düşmüş durumdalar. 

Maliki’nin Kürt kökenli Dışişleri Bakanı Zebari ve Ticaret Bakanı Babekir’i görevden alarak Irak yönetimini Şiileştirme yolundaki son hamlesiyle birlikte, Iraklılar demokrasi umutlarını bir sonraki bahara bırakmış bulunuyorlar. Ülkede güvenlik sorunları nedeniyle bazı vilayetlerde yerel seçimler yapılamadı bile. Sistem tam anlamıyla tıkanmış durumda. Anayasa işletilemiyor. Emniyet güçlerine yönelik silahlı saldırılar artıyor. Maliki yönetimi ise tüm bunlara karşı içerisinde El Cezire’nin de bulunduğu 10 TV kanalını şiddeti teşvik ettikleri gerekçesiyle durdurma kararı aldı. Yönetim kaotik ortamdan çıkışın yolunu otoriterleşmekte bulurken, bir yandan da alttaki zemin kaydığını gözlemleyemiyor.

Maliki’nin politikalarının mezhepsel bazda şekillendiğine dair yaygın bir kanaat olsa da, konunun bir mezhep meselesi mi yoksa kaosa giden bir ülkede kontrolü sağlama arzusu mu olduğu konusu kanımca tartışmalı. Zira Irak’ta politik zeminde dışarıdan göründüğü kadar kadar net bir mezhepsel ayrışma yok. 

ULEMADAN FETVALAR

Ülkede rejim karşıtı hareketlerin bir mezhep çatışmasına dönüşmesini engellemek için güçlü çabalar var. Birkaç gün önce Şii ve Sünni vakıflar ortak bir açıklamayla, “Allah’ın, tarihin ve halkın önünde sorumlusunuz” diyerek, hükümeti kanı durdurmaya çağırdılar. Ulema ise mezhep kavgasından kaçınılması gerektiğine dair fetvaları ardı ardına yayımlıyor. Lakin tüm bu çabalara rağmen şiddet ortamı hâlâ devam etmekte. Bu gerginliğin Kürt bölgesine sıçraması halinde uluslararası bir savaş potansiyeli taşıdığını da şimdiden belirtelim.Bu nokta Türkiye’yi Suriye meselesinden daha fazla ilgilendiriyor.

Şurası kesin ki, ülkelerde istikrar bir kez bozulmaya görsün, denge yeniden kurulana kadar büyük ıstıraplara yol açması kaçınılmaz. İşin fenası, o dengeyi bozanlar, kendi çıkarlarına uymadığını görüp de, çekip kendi evlerine döndüklerinde, yaptıklarından hiçbir sorumluluk hissetmiyorlar. Başkasının eliyle demokratikleşmenin(!) nelere yol açtığına dair elimizde çok veri var. Başkalarının tecrübelerinden de ders almak lazım.