İmralı tutanakları

Kim sızdırdı, niye sızdırdı, kimin işine yaradı, niye Milliyet’e sızdırıldı gibi tartışmaları bir kenara bırakırsak, ortaya çıkan tablo bu sızıntının körün fili tarifine benzer bir biçimde yorumlanışına benziyor. Yani herkes söylenilenlerden kendisine düşen kısımla ilgilenince detaylar özün önüne geçiyor.

Aynı metnin, farklı okumalara tabi tutulması doğal, bu politik bir tutum. “Ne deniyor” ya da “denmek istiyor” bir kenara koyulunca, “ben nasıl anlamak istiyorum” fazına geçiliyor. Bazı kişilere yönelik ithamlar, tabana mesaj vermeye yönelik abartılı ve tehditvari söylemler, Paris cinayetinin analizi gibi konuların ise medya açısından daha ilgi çekici olduğu görülüyor. Ben de görüşmenin benim açımdan can alıcı bölümlerine değineyim.

1- Kanımca tutanakta en can alıcı boyut MİT ve Başbakan üzerinden gelişen darbe iddiası. Öcalan devletin içerisinde enternasyonal bağları olan (ABD ve Belçika’yı zikrediyor)“devasa bir güç olduğunu” ve bu gücün MİT üzerinden Başbakan’a kadar uzanmak istediğini düşünüyor. İlker Başbuğ’un da bu gücün kurbanı olduğunu, Hakan Fidan’ın tutuklanması halinde sıranın Başbakan’a geleceğini söylüyor. Öcalan, Erdoğan’ın vatana ihanetle yargılanacağı bu sürecin bir darbe olarak tanımlanabileceğini, bunu fark edince devreye girerek “yardımcı olayım” dediğini ifade ediyor. Bunun kafası karışık bir komploseverin vehmi mi yoksa siyasi bir analiz mi olduğu tartışılabilir. Ancak Öcalan’ın halen aktif durumdaki MİT yönetimi ile arasındaki pozitif ilişkiyi göstermekten kaçınmadığı açık. 

2- “PKK beni bile anlamıyor” iddiası, esasen örgütle Öcalan arasında bir iletişim problemi olduğunu gösteriyor. “PKK’nın yetersizliğine karşı inisiyatif kullanmak” istemesi ise örgütün bir eylem grubu olduğunu düşündüğünü ve teorik gücünü küçümsediğini gösteriyor. Uzun süredir kafasında bir model geliştirdiği belli. “Ne eskisi gibi yaşayacağız, ne eskisi gibi savaşacağız” söylemini “devlet de ben de vazgeçmeyiz” diyerek tamamlıyor. Kandil’in savaş sistemine katılmadığını ve onlara kızdığını da ifade ediyor. Kandil, İmralı, Avrupa ve Suriye arasındaki ayrışmanın netleşmeye başladığını gösteren izler var tutanakta. Buna mukabil esas liderin kim olduğu ve kimin kime biat edeceği de bu süreçte anlaşılacak. Ortak bir düşman varken aynı şemsiyenin altında durmak daha kolay kuşkusuz ama düşman figürü ortadan kalkınca politik farklılıklar belirginleşiyor. Son günlerde Kandil’e yönelik askeri baskının şifrelerini de böyle çözebiliriz. Son hava saldırısı devletin ağırlığını ne tarafa koyduğunu gösteren ve direnmeye niyetlenen tarafı masaya çağıran bir uyarı olarak da nitelendirilebilir.

3- Öcalan’ın Suriye Kürtlerinin durumuyla ilgili olarak “Barzani farklı bir yönde” demesi aşiretçi sisteme sıcak bakmadığını gösteren bir yaklaşım. Bu, Öcalan’ın Irak Kürdistan’ına alternatif bir siyasal model önerdiğini düşündürtüyor. Evvel ezelden anlaşamadığı Barzani ile sürtüşmesinin de devam edeceği görülüyor.

4- Türk vatandaşlığı tanımıyla ilgili “etnisiteden ve dinden arındırılmış bir tarif yapılması gerektiğini” söyleyerek, Kandil’in anayasada Kürtlerle ilgili bir madde olması gerektiği düşüncesine karşı çıkması da gözden kaçmıyor. Tarifi şu: “Özgür iradesiyle Türkiye Cumhuriyeti’ne bağlılığını ifade eden her birey Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır”. Bu tutanakları daha uzunca bir süre tartışmaya devam edeceğiz sanırım.