Atlantik’in iki yakası ve Türkiye

Anlaşmanın hayata geçirilmesi halinde dünya gayrisafi hasılasının yaklaşık yüzde 50’sini, dünya ticaretinin ise yüzde 30’unu gerçekleştiren ABD ve AB ekonomilerinin entegre hale gelmesi söz konusu. Bu doğuya doğru kaydığı net olarak gözlenen dünya ekonomik ekseninin yeniden batıya doğru ivmelenmesi anlamına geliyor. 

Latin Amerika ve Asya’da yükselmekte olan ekonomik kapasitenin dünya üzerinde yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasi etkinlik alanını da etkileme potansiyeline sahip olması, Obama’nın bu girişimi başlatmasındaki temel sebep. Üye ülkelerin büyüme oranlarına %1’lik bir katkı sağlaması beklenen bu anlaşmanın 2 milyon kişiye de istihdam sağlayacağından söz ediliyor.

Değişen dünya dengelerinin batı yarıküresinin gelişmiş ülkelerine kendi aralarında yakınlaşmaları için zorlayıcı koşullar oluşturduğu aşikâr. Anlaşmayla Avrupa ekonomilerinin, özellikle de güneyde borç kriziyle boğuşan İspanya, Portekiz, Yunanistan, gibi ülkelerin bir nebze soluk alması mümkün olabilir. Bu Avrupalıların, II. Dünya Savaşı sonrası  yaşadıkları en büyük krizin ortasında yalnız kaldıkları hissiyatından sıyrılmalarını ve psikolojik olarak rahatlamalarını da sağlayabilir.

EKONOMİK NATO 

Diğer yönüyle ABD-AB arasında kurulması muhtemel bir serbest ticaret anlaşmasının dünyanın kalan kısmıyla olan ilişkilere alternatif olarak algılanması ve bu işbirliğinin bir “ekonomik NATO” yaratacağının öngörülmesi ise çok sağlıklı bir yorum değil. Tüm ekonomik ve demografik göstergeler içinde bulunduğumuz yüzyılda her koşulda büyümenin kaynağının gelişmekte olan piyasalar olacağını gösteriyor. TTIP sadece dengeleyici ve çökmekte olan pazarların yeniden hayat enerjisiyle dolması için bir fırsat.

TTIP’ın Türkiye açısından önemi ise, daha yeni yeni gündeme geliyor. Görüşmelerine haziranda başlanacak ve gümrükleri sıfırlayacak bir ABD-AB serbest ticaret anlaşmasının, imzalamış olduğumuz Gümrük Birliği sebebiyle Türkiye’nin rızası dışında yükümlülükler getirmesi mümkün. Bu Türkiye’nin AB gümrük alanında olmakla beraber AB üyesi olmayan bir ülke olmasından kaynaklanıyor. Türkiye’nin AB’ye sattığı ürünlerin üçüncü ülkelere gümrük vergisi ödemeden girememelerine karşın, AB’nin serbest ticaret anlaşması yaptığı üçüncü ülkelerin ürünlerinin Türkiye’ye vergi ödemeden girebilmesi bizim açımızdan önemli bir dezavantaj. ABD mallarının Türkiye’ye gümrüksüz girebilmesi, buna mukabil Türk mallarının ABD’ye girerken gümrüğe tabi olması gibi ters bir durumun ortaya çıkması, Türkiye için durumun kritikliğini gösteriyor.

AB’nin bir yandan Singapur, Güney Kore, Japonya gibi Asya devleriyle, diğer yandan Kanada, Meksika, Peru, Kolombiya ve 6 Orta Amerika ülkesiyle, serbest ticaret anlaşması imzalaması ya da imzalama yolunda olması Türkiye’nin bu alanın bir parçası olmasını zorunlu kılıyor. Önümüzdeki dönem Şanghay diye başladığımız ama TTIP diye tutturduğumuz bir stratejinin gündeme gelmesine neden olacak gibi görünüyor. Eğer hükümet bu anlaşmanın bir parçası olacak manevraları yaparsa Türk sanayicilerinin önünde yeni pazarlar açılabilir. Türkiye’nin daha fazla ekonomik ve siyasi entegrasyondan, işbirliğinden korkmasını gerektirecek bir durum yok. Rüzgâr zaten bizimle beraber esiyor.