ABD’siz Suriye Çözümü !

Bin Ladin’in öldürülmesi, El Kaide’nin ciddi şekilde baskılanması, Irak’tan hasarsız çekilinmesi gibi konuları dış politika zaferi olarak sunan ABD yönetiminin Suriye konusundaki kararsızlığı medyada da epeyce yer buluyor. ABD uzun yıllardır ilk defa, Ortadoğu coğrafyasında cereyan eden böylesi bir olayda bu kadar sesssiz ve çaresiz bir duruş sergiliyor. Üstelik olay sadece Suriye’deki insanların yaşadıkları dram değil. Bölgedeki güç dengeleri yeniden yapılanıyor ve bölgenin etkin aktörleri hem Suriye yerelinde hem de uluslararası ortamlarda gövde gösterisi yapıyorlar. ABD ise Birleşmiş Milletler’i çalıştıramayan, NATO’nun etkinliğini sınırlayan, müttefiklerini korumaktan aciz bir görüntü içerisinde, mültecilere verdiği birkaç milyon dolarlık yardımı biraz daha artırmaktan başka bir işe yaramıyor. Peki neler oluyor? Obama yönetimi ABD’yi sahalardan mı çekiyor?

Kısaca değerlendirelim.

1- ABD’nin Suriye konusundaki durgunluğu çoğunlukla kasım ayında yapılacak seçimlere bağlanıyor. Lakin Obama yönetiminin seçimlerden sonra da tavır değişikliğine gidebileceği yönünde bir emare yok. Aksine Büyükelçi Ricciardone Suriye’ye yönelik bir savaş riski görmedikleri gibi, Türkiye ve Ürdün gibi ortaklarına güvendiklerini belirtiyor. Obama’nın yeniden seçilmesi halinde de politikalarda bir değişiklik olmayacağından, BM kararı olmadan tampon bölge kurulamayacağından söz ediyor. Diğer aday Romney ise Suriye konusunda daha cevval görünmekle birlikte konuya ilgisini sadece muhaliflere silah göndermekle sınırlı tutacağını ifade eden sözler söylüyor. Onun esas korkusu gönderilecek silahların radikal İslamcı grupların eline geçmesi. Yani ABD’de hiç kimse Suriye’ye direkt bir müdahaleden yana değil. Buna karşın müttefikler kanalıyla dolaylı yardım yanlısı bir duruşu destekliyorlar.

2- ABD’nin kendi güvenliğini direkt etkilemeyen çatışmalar konusundaki tarihsel tavrı çoğunlukla preemptive yani önleyici tutum almaktansa, savaşın gelişimini ve tahripte zirve noktasını bulmasını bekleyip sonrasında kurtarıcı olarak davranmak. Büyük çaplı global savaşlara giriş hikayesi de böyle; Bosna tarzı insancıl müdahalelerdeki müdahale biçimi de. Önce riskin en azından bölgesel güvenliği etkiler hale gelmesi, dünya kamuoyunun süregiden drama karşı tepkiselleşmesi ve çevre ülkelerden yardım talebinin gelmesi bekleniyor. Sonrasında da bir askeri müdahalenin kapısı aralanabiliyor.

3- Hızlı reaksiyon verilen örneklerde ise müdahale edilen ülkede ciddi bir uluslararası direnişle karşılaşılmaması isteniyor. 11 Eylül sonrası Afganistan’a yönelen savaşçı tutumun ardında da NATO’nun 5. maddesinin çalışması, yani bir anlamda dünya kamuoyunun desteğinin sağlanması söz konusu olmuştu. Üstelik Taliban da tıpkı Kaddafi gibi arkasında destek olmayan ve sistem dışı kabul edilen bir yönetim sergiliyordu. Kısaca gidilen yerde büyük bir zorlukla karşılaşılmayacağı biliniyordu. Esas sorun sistemin yıkılmasında değil, yeniden kurulmasında idi. Nitekim verili yapıyı yıkarken sorun yaşamadığı her yerde yeniden inşa ederken zorluklarla karşılaşılması, ABD’nin bu tür çatışmalardan kaçınmasına neden olan faktörlerden birisi. Üstelik Suriye büyük çaplı bir savaşı tetikleyebilecek, içerisinde Rusya’nın, İran’ın, Hizbullah’ın, El Kaide’nin ve çeşit çeşit fraksiyonun bulunduğu son derece karmaşık bir ülke. Bir süreci başlatmak birçok riski de bünyesinde barındırıyor.

4- ABD ve Batı sistemi çok ciddi ekonomik sorun ve yüklerle karşı karşıya. AB’nin Libya’dan sonra herhangi bir başka askeri operasyona destek verebilecek nefesi yok. ABD ise Batılı müttefikleri olmadan Ortadoğulu dostlarıyla büyük çaplı bir savaşı sürdürebileceğini düşünmüyor. Obama yönetimi savaş bütçelerinden yorulan Amerikan seçmeninin bozulan dokusunu sosyal harcamalarla toparlama yanlısı. Kısaca para olmadan savaşı sürdürmek kolay değil. Bu şartlarda Suriye meselesi muhtemelen büyük abisiz, Rusyalı bir çözüme doğru gidecek gibi görünüyor. Ya da belki de kontrollü bir içsavaş ve çatışma ortamının yıllarca sürmesine alışmak durumunda kalacağız.