ABD’den Türkiye’ye özgürlükler !

Brezilya’da toplu taşıma araçlarına yapılan zamla başlayan ve polis şiddetiyle alevlenen olaylar, yaklaşan futbol turnuvası ve olimpiyatlara yapılan harcamaları protesto eden grupların sokaklara dökülmesiyle şiddetlenmiş durumda. Eski bir protestocu ve aktivist olan Devlet Başkanı Dilma Roussef’in “ülkesinin geldiği demokrasi düzeyini göstermesi bakımından gurur duyduğu olaylar”, ülke ekonomisine zarar vermeye başladığı andan itibaren bu tepkisi değişir mi bilinmez; ancak yönetimin protesto olgusuna yaklaşımının en azından söylemsel düzeyde Türkiye’den farklı olduğu açık. 

Arap Baharı ile zirveye taşınan bu yeni sokaklara dökülme kültürünün demokrasinin sınırlarının nerede bittiği konusunda yeni bir tartışma alanı oluşturacağı görülüyor. Avrupa ülkelerinin merkezlerinde de sokaklar protestocuların farklı talepleriyle inliyor. Kimisi okul harçlarına yapılan zammı, kimisi vergi artışını, kimisi kimlik meselelerini ya da göçmen politikalarını gerekçe göstererek meydanlara koşuyor.

ÖZGÜRLÜK KAYGISI

ABD’de ise farklı bir tartışma konusu var gündemde: Telefon ve özellikle internet üzerindeki aktivitelerin devlet tarafından takibiyle ilgili. Obama, bilindiği gibi Bush döneminde iyice ağırlığını hissettiren güvenlik devleti politikalarına muhalefet eden kitlelerce desteklenerek iktidara gelmişti. Onun güvenlik – özgürlük dengesi konusunda özgürlüklerden yana tavır alacağı bekleniyordu. Zira güvenlik saikiyle giderek bir heyula haline gelen ve bireyin özel yaşamına daha fazla nüfuz eden bir devlet, liberallerin tam da hayalini kurdukları şey değil. Aksine devletin kendisine biçilen sınırlı rollerle yetinmesini ve bireyi mümkün olduğu kadar kendisine bırakmasını istiyorlar. Devlet tarafından formatlanmaya, tekinsiz ilan edilmeye ve sınırlandırılmaya karşılar.
Nitekim bu talebin, sonradan konuya müdahil olan çeşitli iç ve dış kaynaklı siyasi aktörlerin katılımıyla karmaşıklaşsa da Gezi Parkı olaylarının temel motivasyonu olduğu söylemek mümkün.

Eylemciler arasında yapılan anketler, eylemi tetikleyen temel unsurun hükümetin özgürlük alanlarını daraltacağından duyulan kaygı olduğunu gösteriyor. Tıpkı Türkiye gibi ABD’de de vatandaşlar güvenlik bahane edilerek gizli kalması gereken iletişimin devlet tarafından takip edilmesinin yaratacağı sıkıntıya dikkat çekiyor şimdilerde. İnsanları yaşamlarının en mahrem alanlarına kadar takip edebilen bir devlet aygıtının, toplum karşısında olağanüstü güç elde ettiği ortadadır. Bu nedenle denetleme ve gözetleme gücünü kontrol eden bir kişi veya grubun, diğer insanların özgürlüklerini tehdit edecek bir imkâna sahip olduğunu kabul edebiliriz.

KANTARIN TOPUZU

Bu noktada liberaller ile diğerlerinin özgürlük güvenli üzerinden gelişen kadim çelişkilerine geri dönmüş oluyoruz. Teorik olarak bir yandan kamu düzenini sağlayacak, piyasanın ve diğer toplumsal ilişkilerin sorunsuz yürümesini sağlayacak bir kamu gücüne ihtiyaç varken, diğer yandan devletin, bireyin özgürlük alanına saygı göstermesi, yani bu gücünü kötüye kullanmayacak şekilde dengelenmesi ve sınırlandırılması gerekiyor. Obama yönetimi internet üzerinden yürütülen aktivitelerin takibine ilişkin düzenlemeleri savunurken, güvenlik ihtiyacına atıf yaparak toplumsal düzene uymayanlarla mücadeleye vurgu yapıyor. Tıpkı Gezi olaylarında protestocuların kamu düzenini bozduğunu söyleyen hükümetimiz gibi. Ancak öte yandan interneti nasıl kullandığınıza, nerede ne yiyip içtiğinize karışma hakkını kendinde bulan bir devlet tam da korumaya çalıştığınız özgürlük alanlarınıza tecavüz ediyor demektir. Talep edilen güvenlik zaten bireyin hakkını hukukunu korumak amaçlı olduğuna göre bazı durumlarda tedavi hastalıktan daha ağır sonuçlar doğurması da mümkün.

Netice itibarıyla bu konularda tercihin sadece yöneticilere bırakılması halinde kantarın topuzunun kaçırılması ve güvenlik ihtiyacının abartılması çok doğal bir sonuç olacaktır. Bu noktada sivil toplumun kendi özgürlük alanları için ısrarcı olması tek çare gibi görünüyor.