1- Barış süreci size göre nasıl ilerliyor? 

Barış sürecinin Türkiye içinde ve dışında gelişen iki ayrı dinamiği var.  Dış koşullar pek de olumlu ilerlemiyor açıkçası. Ciddi bir türbülans var ve çevremizi saran havzada Arap baharı ile inşa edilmeye çalışılan proje çökme yolunda. Başat aktörlerin ağırlıklarını “demokrasisiz istikrar” dan yana koyduklarını görüyoruz. Demokrasinin “olmazsa olmaz” olmadığı, “doğu için iyi” kategorisinde yarı demokratik modellerin gelişeceği yeni bir kapitalist pazara geçiş olacak gibi. Bu doğal olarak demokrasi önceliğinin tüm bölgede kaybedilmesi anlamına gelecektir.  Buna karşın Türkiye bölge ülkelerinden çok daha farklı ve olgun bir demokrasi deneyimine sahip. Mesele Kürtlere ayrıcalık çerçevesinden çıkartılıp, Türkiye’nin demokratikleşmesi bağlamına oturtulduğu müddetçe süreç krizlere rağmen ilerler kanısındayım.

 

2- Son olarak Öcalan’ın ekim ayına kadar demokratikleşme adımları atılmazsa sürecin duracağına yönelik açıklamaları var. Başbakan  “Bitiren taraf biz olmayız” diyor. Siz süreç için çalıştınız. Bir tıkanma var mı? Nasıl görüyorsunuz?

Barış süreci hükümeti sıkıştırmak için bir araca dönüştürülürse,  seçim döneminde sıkça kullanılabilir kanısındayım. Bölgesel ve küresel dengelere göz atarsanız AKP’nin dış politikadaki konumlanışı bakımından son dönemde sıkıntılı olduğunu görebilirsiniz. Türkiye’nin duruşu Arap baharının başarısını desteklemeyi öngörüyordu. Süreç tersine döndü. Şu anda Türkiye’nin dış ittifaklarında çatlama var. AKP bu konuda esneme gösteremez ve yeni pozisyon ayarlayamazsa hükümete yönelik saldırı artacaktır. Şu anda ekonomi ve Barış süreci en kırılgan noktalar.  Öcalan’ın da süreci dış konjonktürden bağımsız olarak ele aldığını sanmıyorum. Elinin kuvvetli olduğunu düşünüyor ve faydalanmaya çalışıyor. Ayrıca örgüt içerisindeki parçalanma ihtimalini bertaraf etme zorunluluğu var. PKK bünyesinde çözüm sürecinden yana olmayan kesimin varlığı biliniyor. Bunlar şimdilik baskılanıyor ama basit provokasyonlarla güç kazanabilirler. Barış sürecinin aktörleri arasındaki görüş farklılıklarını göz ardı etmeden, konjoktürel söylemler yerine genel stratejiye bakarak değerlendirme yapmak lazım.  

 

4-Barış süreci siyasal rekabet alanı haline geldi. Süreç sadece AK Parti ve BDP’nin çalışması olarak görülüyor. Toplumda bazı kesimler ve muhalefet sürece ortak olmak yerine taviz verildiğini belirtip karşı çıkıyor. Siz IRA’ya silah bıraktıran Lord Alderdice ile birlikte uluslararası diyalog insiyatifinde birlikte çalıştınız. Hem uluslararası ilişkiler uzmanı olarak hem de bu çalışmanızdan dolayı İrlanda, İspanya örneklerini göz önüne alarak oradaki toplumsal destekli çalışmaları karşılaştırabilirmisiniz?

Başka deneyimleri model olarak almak doğru değil. Her ülkenin ve her sorunun kendine özgün koşulları var. IRA veya ETA,  PKK olmadığı gibi Türkiye ve içinde yer aldığı coğrafya da İspanya ve İngiltere’ye benzemiyor. Özellikle şu aralar dış çevrede büyük bir dalgalanma var. Sadece iç dinamiklerle çözüm aramaya çalışmak mümkün değil ama içerisinin de ihmal edilmemesi lazım. Bu noktada  temel ilke diyalog ve uzlaşma adına karşılıklı iletişimi korumak. Konuşmak ve dinlemek çok kıymetli. Silahların gürültüsü kesildiği anda sesler duyulabilir hale geliyor.

 

5-PKK’nın üst yönetimindeki değişim süreci etkiler mi?

Böyle bir süreçte kişilerden çok ana akım siyasetler önemidir. Başbakan Erdoğan ve Öcalan’ın dışında kişi olarak süreci etkileyebilecek bir isim yok. Ancak kişilerin temsil ettiği siyasetler üzerinden sürecin nasıl gelişeceğinin izlerini sürebilirsiniz.  Kanımca sürecin devamına yönelik bir şekillenme ama şartlar nasıl gelişecek bugünden bilemiyorum.

 

6-Medyanın süreçte büyük rolü var. Bu alanda nasıl bir diplomasi başlatılmalı?

Medya savaşların da barışların da destekçisi olabilir. Türk medyası yakın zamana kadar PKK’ya yönelik mücadeleyi kutsallaştırdı ve ortaya çıkan durumu eleştiremedi.  Çatışmadan beslenenler arasında yer almayı tercih etti. Şimdilerde ise çözüm sürecinin Türkiye’nin geleceği için ne kadar önemli olduğu konusunda kısmi bir bilinç oluştuğunu düşünüyorum. Buradaki kritik nokta sürecin siyasetin gündelik salınımına kapılıp kapılmayacağı. Doğal olarak muhalif duruşa sahip olanlar iktidarın değişmesini ya da en azından yıpranmasını tercih ediyorlar.  Barış sürecinin sekteye uğraması halinde AKP’nin ağır bir hasar alacağını düşünüyorlar. Keza AKP’de bunun yumuşak karnı olduğunu görüp sahip çıkmaktan vaz geçebilir. Seçim döneminde her iki tarafın da barış sürecine yaklaşımını dikkatli tespit etmesi gerekir. Bu noktadan sonra sürecin çökmesi Türkiye için çok tehlikeli sonuçları olabilecek bir konu.

 

 7-Yeni anayasa paketi sürece destek olacak mı? 

Gelen bilgilere göre 56 madde üzerinde uzlaşılmış. Bunların hangi maddeler olduğunu bilemiyorum ama süreç açısından kritik bir iki noktada, özellike de 66. madde konusunda bir değişiklik yapılabilirse katkı sağlayacağını düşünüyorum.

 

8-Suriye’nin kuzeyindeki gelişmeleri süreç açısından nasıl okuyorsunuz?

Bunu bir tek röportaj sorusu içerisinde cevaplamam mümkün değil ama Suriye’deki hareketin Türkiye’nin aleyhine gelişebileceğini düşünmüyorum. Çok küçük ve zayıf bir yapıdan söz ediyoruz. Ekonomik olarak bağımlı, üretim kabiliyeti sınırlı ve dağınık durumdalar. Şu anda bu bölge Suriye’den çok Türkiye’nin geleceğini yönlendirmek amacıyla kullanılıyor. Nihai noktada hangi yapıda gelişirse gelişsin, bu bölge Türkiye’nin ekonomik ve kültürel bir uzantısı olacaktır.

 

9-Akil İnsanlar Heyet başkanlığıyla önemli bir görev üstlendiniz. Kafama şişe yesem de onurlu bir iş üstlendim dediniz. Askerlik görevi yaptığınızı söylediniz. Hiç zorlandığınız yada pişmanlık duyduğunuz günler oldu mu?

Zorlandığım günler oldu ama hiç pişmanlık duymadım. Zira böyle görevleri üstlenenlerin başına neler geldiğini biliyordum ve Akil heyet meselesi ilk gündeme geldiğinde, adım daha telaffuz edilmeden görevin zorluklarını yazdım. Vatan haini ilan edileceklerini, saldırılara uğrayacaklarını söyledim. Görev verilince de bile bile kabul ettim. Şikayet etme hakkım yok. Ülkeme barışın gelebilmesi adına elimi taşın altına koymaktan gurur duyacağım. Kaçmadım, saklanmadım. Kişisel raporumu da web sitemde yayınlayarak ayrıntılı bir değerlendirmeyi kamuoyu ile paylaştım. Sürecin nasıl gelişeceğini bilemiyorum ama ben vazifemi yaptım diye düşünüyorum.

 

10-Tepki yada tehdit geldi mi?

Elbette. Hem de bol miktarda. Ama sevgi ve destek de çoktu. Bence tepki gösterenler yanlış bilgilendirildikleri için böyle davrandılar. Tepkinin barış sürecine değil, Akil Heyete yönlenmesi ise belki daha iyi oldu.

 

11-Marmara Kürt nüfusunun göç ettiği bir bölge. Özellikle belirli ilçelerde yoğunlaşma var. Siz de burada akil heyetinin başındaydınız. Bir kısım toplumsal yapının bozulduğunu söylüyor. Göç edenlerin de entegrasyon sorunları var. Çözüm süreci bu göçü tersine çevirecek mi?

Göç ve entegrasyon meselesi kanımca sürecin başarıya ulaşması için ele alınması gereken en önemli husus. Herkes konunun şiddet boyutuna odaklanmış durumda ama bir de yaşamın geri kalanında hüküm süren bir psikolojik tahribat var. Göç edenler de, göç edilen yerlerdeki yerleşikler de memnuniyetsiz. İnsanlar birbirlerini ötekileştiriyor. Göç edenlerin buna mecbur kaldıkları ve kayıpları pek değerlendirilmiyor. Göçmenler geride bıraktıkları anıları, köyleri ve yuvalarına yönelik bir özlemle dolular. Köklerinden kopmuş yapraklar gibi güvenli bir sığınak arıyorlar. Yeni bir hayat kurma hayalleri, çeşitli imkansızlıklar ve kabullenilmeme nedeniyle sekteye uğruyor.  Buna mukabil yerleşikler ise eski huzurlu hayatlarına nostalji duyuyorlar. Yeni bir kültürün gelip onların mahallelerinin düzenini bozmasından dert yanıyorlar. Göç her iki taraf için de zor. Bu nedenle herkesin kendi mahallesinde, köyünde güvenle ve refah içerisinde yaşamasının yollarını kurgulamak gerekiyor. Eğer bir mobilite olacaksa bu karşılıklı olmalı. Herkesin her yere göç edebildiği durumda yabancılara yönelik olumsuzluk daha az olur.

 

12-Hükümet bölgeye yönelik teşvikler açıkladı, altyapı yatırımları hızlandırıldı. Bölgeye dev Türk şirketlerini yöneten patronlar çıkarma yaptı. Aslında bölge ekonomik olarak cazip. Çünkü Batı’da nüfus Doğu’daki kadar artmıyor. Özellikle ekonomiye yön veren perakende harcamaları hızla artıyor. Bu da Batılı işadamları için cazibe yaratıyor. Yaşanan bu gelişmeler beklenen yatırım fırsatlarını hayata geçirecek mi? Orta ve uzun vadede sizin bakış açınız nedir? 

Barış sürecinin olumlu gelişmesi en çok Türkiye ekonomisi bakımından önemli. Hem kaynakların askeri harcamalara ayrılması yerine sosyal refah alanına kaydırılması , hem genç ve üretken nüfusumuzun kaybının önlenmesi, hem de ciddi bir üretim ve pazar alanının ulusal ekonomiye eklemlenebilmesi için çözüm sürecinin başarıya ulaşması şart. Bölgeye yönelik teşviklere sadece güvenlik meselesi olarak değil, aynı zamanda büyüyen ve gelişen Türkiye’ye yönelik adımlar olarak bakmak lazım. Büyük ve genç bir nüfusun üretken bir hale getirilmesi mümkün. Ülkenin batısı ile doğusu arasında iktisadi bir akışkanlık olmalı. Şu anda akış tek taraflı sürüyor ve bu sağlıksız. Nitekim Heyet toplantılarımız sırasında “biz üretiyoruz , vergi ödüyoruz ama devlet bunu Doğu’ya aktarıyor. Onların vergisizlik ve kaçak üzerine dayalı ekonomileri, Batının kaynakları ile finanse ediliyor” biçiminde bir çok şikayet duyduk.

 

13-Yıllardır Doğu kentlerinde İstanbul’daki Kürt işadamlarına yatırımlarını kendi memleketlerine getirmesi çağrısı yapılır. Yaşanan bu olumlu gelişmeler yatırım göçü de başlatır mı? Bu özel olarak teşvik edilebilir mi?

Buradaki mesele “Kürt işadamlarının” Doğu’ya yatırım yapması değil, “işadamlarının” doğuya yatırım yapması. Hatta mümkünse küresel kapasiteleri olan şirketlerin bölgeye girmesi, yatırım yaparak istihdam sağlaması. Güvenlik tesis edildiği andan itibaren bu yönde ciddi bir akış olacağını düşünüyorum ve bölgesel ekonomik kalkınmanın ulusal bütünlüğümüz açısından da bölgeleri ayrıştırıcı değil, birleştirici olacağına inanıyorum . Ekonomik alan kopmaz bağlarla entegre oldukça, gerçek bir bütünleşme sürecine gireceğiz. İdeolojik değil işlevsel bir bütünleşme olacak bu. Yani sadece kağıt üzerinden değil, reel yaşamlar üzerinden bir kaynaşma olacak bu şekilde. O zaman işadamlarına da Kürt ya da Türk işadamı değil, işadamı diyeceğiz.

 

14-Doğu’da ne zaman kaçak elektrik oranı yükselse Batı’daki vatandaş kendi faturalarının bu sebeple yükseldiğini söylüyor. PKK’nın verdiği ekonomik zararlardan şikayet ediliyor. Bizden toplanan vergi doğuyu kalkındırmak için kullanılıyor deniliyor. Bu algı nasıl değiştirilir? Burada ekonomi yönetimin nasıl bir tavır izlemesi doğru olur?

Bunda hiç bir haklılık payı olmadığı söylenemez. Doğu bölgemizde hayat normalleşmeye başladığında iktisadi faaliyetlerin kayıt altına alınması mümkün olabileceği gibi, sırf devlet politikasına yakın durduğu için kaynak aktarımı, kayırmacılık ve yasadışı ekonomi engellenecek. Zaten bugün süreci provoke edebilme ihtimali en yüksek olan kesimler bunlar. Şiddet ve terörün ürettiği bir ekonomi var. Kandan beslenen bu kesimlere beslenecek yeni alanlar açmazsanız, karşınızdaki en büyük tehlike olacaklardır. Ayrıca ülkenin doğusuna yapılan yatırımın başka bir ülkeye yatırılan kaynak anlamını taşımadığını, “vatan” denilen şeyin ekonomisinin de ulusal bir çerçevede yapılandırılması gerektiğini insanlara anlatmak gerekiyor. Bölgesel kalkınma düzeyleri eşitlendikçe ve ekonomik entegrasyon arttıkça bu tür şikayetler azalacaktır.

 

15- Birçok banka İstanbul’da mahalle aralarına şube açarken Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da bırakın ilçeleri pek çok şehire bile girmiyor. Sizde bir banka yöneticisi olarak finans sektörünün bu yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Güvenlik sorunlarının bitmesi ve hayatın normalleşmesiyle birlikte bankacılık ve finans sektörü de hızlı bir katkı verme sürecine girecektir. Finans sektörü reel ekonomiden ayrıştırılamaz. Ekonomik kalkınmanın finansmanı bu kurumlar tarafından yapılır. Üretim ve tüketim arttıkça, ekonomi kayıt altına girdikçe bankacılık faaliyetleri de artacaktır.

 

16- Rusya pazarının yüzde 50’sini elinde tutan çalışan sayısı 280 bini aşan şubeleri 10 binden fazla olan, bu rakamlarla Türkiye’deki toplam bankacılıktan daha büyük bir yapıda olan Sberbank Türkiye’ye adım attı. Geçen yılın başında ilk iş olarak size davette bulundular. Siz de yönetime girdiniz. Daha önce bankacılık deneyiminiz oldu mu? Denizbank’ın kaptan köşküne davet sürecinizi anlatırmısınız?

Sberbank dünyanın en güçlü finans kurumlarından bir tanesi, Denizbank ise Türkiye’nin yükselen yıldızı. Bu anlamda çok önemli bir girişim Sberbank-Denizbank birlikteliği. Ben bu birleşme sürecini dışarıdan ilgiyle izleyenlerden birisiydim. Denizbank son yıllarda inanılmaz bir büyüme gösterdi.  CEO’muz Hakan Ateş’in performansını zaten bütün iş dünyası parmakla gösteriyor.  Büyük bir iş başarısı var ortada. Beni de Hakan Ateş yönetim kuruluna önerdi. Bankacılık konusunda bir deneyimim yok ama zaten bu konuda eşsiz bilgi ve deneyimi olan bir yönetim kurulumuz var. Ben bir siyaset bilimciyim ve uluslararası ilişkiler konusundaki deneyimim bu anlamda daha önemli diye düşünüyorum.

 

17- Başında Putin’in gözbebeği, eski ekonomi bakanı Herman Gref’in olduğu Rusya’nın bankacılık devi Türkiye’ye geldiğinde küresel basında büyük yankı uyandırdı. Moskova basını özellikle büyük ilgi gösterdi. Bu ekonomik işbirliği politikaya nasıl yansımalı veya yansıyacaktır? 

Sberbank-Denizbank birlikteliği Türkiye-Rusya ilişkilerinin gelişmesi bakımından da çok kıymetli. Putin’in Türkiye ile ticari ilişkileri 100 milyar dolara taşıma hedefini gösterdiğini hatırlatayım. Aynı biçimde Başbakanımız Tayyip Erdoğan da Türk Rus ilişkilerini geliştirme konusunda müthiş bir efor sarf etti. Türk dış politikasının tarihsel açıdan en önemli direklerinden bir tanesi Rusya uzanımıdır. Kanımca bu tür birliktelikler ve karşılıklı yatırımlar arttıkça iki ülke ilişkilerinin sürdürülebilir bir olumluluk içinde seyretmesi mümkün olacak. Ekonomik bağlar siyasi uzlaşmazlık alanları ortaya çıksa bile tarafları ortak akıl üretmeye zorlayacak.