Bu, bir yandan toplumsal psikolojimizi, bir yandan ekonomimizi, bir yandan da uluslararası imaj ve itibarımızı derinden sarsan bir dalga. IŞİD, PKK ve sol örgütler aynı anda harekete geçmiş durumda. Son derece stratejik ve berrak akılla yönetilmesi gereken bir süreçteyiz. Duygularla, hamasetle, gündelik paçayı sıyırma kaygılarıyla ya da zamana yayarak geçiştirilebilecek bir tehdit değil karşı karşıya olduğumuz. Hepimizin hayatı, geleceği, inançları söz konusu ve hep birlikte çözüm üretmeliyiz.

Son terör dalgasının ürettiği sonuçlar bakımından bir kaç boyutu var:

1-     PKK’nın net bir biçimde sivilleri hedef alan, büyük şehirlere yönelik yeni bir saldırı taktiğine yönelmiş olması. Bu yeni taktik aşama, aslında büyük bir stratejinin çöküşü anlamına geliyor ve Kürt siyasi hareketinin meşruiyet bakımından hem ulusal, hem de uluslararası düzeyde ağır bir hasar alacağını gösteriyor. Zira uluslararası terörizm literatürü çerçevesinde terörizmin bir bütün olarak tanımı üzerinde uzlaşılamadığından, sivillere yönelik olan saldırıları terör olarak sayma konusunda taraflar anlaşmış bulunuyor. Devletin askeri, polisi ya da benzeri silahlı güçleriyle girişilen çatışmalar genellikle ayrı bir kategoride ele alınıyor ve bu noktada “birinin teröristi diğerinin özgürlük savaşçısıdır” söylemi zemin buluyor. Lakin, eğer silahlı siyasi organizasyonlar sivil hedeflere yönelik saldırılar düzenleme yoluna girerse, ideolojisi ve iddiası ne olursa olsun, ne kadar haklı kabul edilirse edilsin, bütün dünyanın “terörist” olarak tanımladığı bir kategoriye girmekten kurtulamıyorlar. Bu bakımdan şehirlere yönelik bu yeni taktik, PKK’nın uzun süredir içine girmekten kaçındığı bir kategoriye balıklama daldığının bir göstergesi. PKK, teröristliği uluslararası düzeyde de tescil edilen ve Kobani’den sonra kazandığı uluslararası meşruiyeti hızla kaybeden bir örgüt konumunda. Nitekim PKK’nın 8 ayrı sol örgütle “Halkların Birleşik Devrim Hareketi” çatısı altında birleşme kararı alması da bir büyümeden çok küçülme eğilimini başlatacak bir gelişme. Topluca hedeflenen bir “Devrimci Savaş” stratejisinin örgüt içi parçalanma ve marjinalleşme ihtimalini yükselteceği ve PKK’nın kendisinin de kontrol edemeyeceği bir dehşet ortamının tek sorumlusu haline gelebileceği söylenebilir. Bu gelişmeler, PKK’nın son eylemlerinin “örgütlü/toplu intihar saldırısı” haline dönüştüğünün sinyalleridir.

2-     HDP açısından kuşkusuz bu yeni taktiğin bir bedeli olacaktır. Parti içerisinde kontrolsüz ya da farklı merkezden kontrollü siyasilerin varlığı, meşru bir siyasal partinin -ki oy oranını %12’lere kadar çıkartmalarında Kürt olmayan seçmenin de yoğun katkısı olduğunu biliyoruz- toplumsal meşruiyet sağlama konusunda bundan sonrası için ciddi zorluk yaratacaktır. Bir milletvekilinin intihar bombacısının evine taziyeye gitmesi ve bunun parti içerisinde soruşturulmayı ve hatta partiden ihraç edilmeyi gerektiren bir durum olmasına rağmen, bırakın sorgulanmayı, insani bir vazife olarak değerlendirilmesi HDP destekçilerinde bile derin bir hayal kırıklığı yaratmış görünüyor. (Bu taziye ziyaretinin uluslararası düzeyde Kürt hareketine sıcak bakan çevrelerde de hayretle ve eleştiriyle karşılandığını belirtelim) Son saldırılarla, HDP’nin terörle arasına mesafe koyma konusunda eskisinden çok daha ağır bir baskı altında kalacağı ve parti içerisinde de yoğun bir tartışma ortamı oluşacağı söylenebilir. Önümüzdeki dönem, Kürt siyasi hareketini merkeze çekme, Türkiyelileştirme, barışçıl çözüm üretme konusunda samimiyetle uğraşan önemli sayıda HDP’li vekil açısından oldukça sıkıntılı geçecek gibi görünüyor. Ortaya çıkan terör dalgası, karşı önlemler bakımından 1990’ları aratacak gelişmelere gebe bir süreci başlatabilir. Fezlekelerin Meclis’e gelmesi de HDP’nin geleceği konusundaki tartışmaların önümüzdeki dönemin en önemli meselelerinden birisi olacağını gösteriyor.

3-     Devletin son saldırılar konusunda önemli güvenlik açıkları verdiği görülüyor. Kısa sürede ardarda bu kadar çok saldırının gerçekleştirilebilmesi, emniyet ve istihbarat örgütlerinde ciddi bir özeleştiri gereksinimi yaratıyor. Saldırıların Suriye’de, Afganistan’da, Irak’ta ya da Lübnan’daki sıklıkta tekrarlanma olasılığı halkı tedirgin ettiği gibi, devlet kurumlarına güven duygusunu da yerle yeksan etmiş durumda. “Eğer bir yerde Devlet varsa, yani medeni bir ülkede yaşanıyorsa, saldırı gerçekleştiğinde insanların devlete hesap sormalarından daha doğal bir durum yoktur”. Kuşkusuz Türkiye ciddi bir devlettir ve ciddi bir devletten beklenen biçimde zaafiyeti yaratan sorumluların hesap vermesi gerekir. Göstere göstere gelen, bilgisi önceden paylaşılan bir durumda terör saldırısına hedef olan bir halk, emniyet ve istihbarata “beni koruyamadınız” diye sitem etme,kızma, eleştirme hakkına sahiptir ve bu hiç kimseyi hain yapmaz. Bir şehirde ardarda patlama oluyorsa emniyet müdürünün, emniyet müdürü tayin edilmemişse etmeyen kurumun bu zaafın nedenlerini toplumla paylaşması ve özür dilemesi beklenir. Sosyal medya üzerinden tepkilerini, eleştirilerini ya da fikirlerini dile getirenlerin üzerine trollerini salarak onları susturmaya çalışana devlet denmez. Böyle güvenlik de üretilmez.  Etrafta canlı bombaların dolaştığı bilgisi diplomatik misyonlar, tanıdık emniyet mensupları, TSK’da çalışan bir tanıdık ya da MİT’ten bir ahbap gibi kaynaklar üzerinden topluma aktarılırken ortaya çıkan dehşet psikolojisini dağıtmak da devletin işidir. Devlet güven vermelidir. Güven duygusu teröre karşı halkın çok daha dirençli ve bilinçli durmasını sağlar. Terörizmin amacı eylemin kendisi değil, ortaya çıkan tepkinin büyümesidir. Tepkinin düzeyi ve tipine bakılırsa “ciddi bir dehşet duygusunun yaygınlaştığı” ve teröristin amacına ulaştığı söylenebilir. Devletin eylemin öncesinde, eylem anında ve eylem sonrasında alınacak tedbirler konusunda farklı sektörlerden katılımla düşünce alışverişi yapması, bugünkü zaafların da temeli olduğunu düşündüğüm “iş körlüğünü” aşmasına yardımcı olabilir.

4-     Halkın terörle mücadelede manevi olarak kendisini yalnız hissettiği ve bu tarz bir dehşet ortamında nasıl davranması gerektiğini bilmediği görülüyor. Sosyal medyanın troller arası bir cenk ortamına dönüşmesi öfkeyi büyütmekten başka bir işe yaramıyor. Bir taraf her eleştireni hain ilan ettirme derdinde, diğer tarafsa herşeyi Saray ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a saldırı fırsatı olarak görme peşinde. İki taraf da dünyanın eksenini Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın üzerinden geçiriyor ve kimsenin dünyanın geri kalanını okuma derdi yok. Farklı iletişim araçları üzerinden yayılan haberler de elden ele, kulaktan kulağa nakledilerek dehşetin boyutları yükseltiliyor. Herkes birbirine şuradan haber aldım, buradan öğendim diyerek yeni potansiyel terör eylemlerinin haberleri geçiyor. Basına yasak geldikçe, sosyal medyada kopan kolların bacakların görüntüleri servise sokuluyor. Çılgınca bir saldırganlık hali yayılıyor ve insanlar delicesine biribirine sövüyor, lanetliyor. Böyle zamanlarda bir yerlere ait olma duygusu ve yalnızlıktan kurtulma arayışı, saldırgan bir linç güruhunun içerisine dahil olarak kendisini güvende hissetme çabasıyla ortaya çıkıyor. Bu, doğal olarak ilim, fikir ve uzmanlık sahibi, mutedil insanların ortamdan uzaklaşması sonucunu doğuruyor. Ortam sadece her iki tarafın kötülerine, sürü başı saldırganlarına kalıyor. Geniş kitleler bu psikoloji ile ruh sağlığını yitiriyor, bu da bir kalkışma ya da iç savaş ortamının ayak seslerine dönüşüyor. Bu tür terör dalgalarıyla vurulan toplumlarda sakinlik, aklıselim ve arzu edilenin, beklenenin tersine davranmaya çalışmak çok önemli. Ayrıca etraftaki gelişmelere karşı duyarlı olarak en azından bir süre sahipsiz paketler, kayıp şahıslar, araçlar gibi hususlarda emniyete yardımcı olmaya çalışmak da bir sorumluluk. Halkında en az teröristler kadar akıllı olması gerekiyor.

5-     Siyasal sistemimizin demokratik ve özgürlükçü bir hat üzerinden devamı açısından son saldırılar oldukça endişe verici bir dönemin başladığını gösteriyor. Akademisyenlerin, gazetecilerin, siyasilerin, fikir sahibi insanların terörist olarak değerlendirilmesi ve hukuki süreçlerin başlaması “Türkiye’nin terörle mücadele stratejisinin uluslararası meşruiyetine zarar veriyor”. Kuşkusuz silahlı grupların varlığı, şehirlerde bombaların patlıyor olması her devleti güvenlikçi politikalara doğru sevk edebilen gelişmeler. Lakin alınan önlemlerde dozunu ya da hedefini kaçırmanız halinde terör eylemlerinin etkisi beklenmedik ölçülerde yayılabilir. Dünyanın her yerinde akademisyenler, fikir insanları genel toplumsal düzeyde kolayca kabul edilemeyecek bildirileri imzalayabilirler, imzalıyorlar da. Üniversitelere tanınan bu özerklik ve tolerans 1200’lü yıllardan beri var. Açıkça terörizmi övmek, silahlı saldırıya teşvik etmek, nefret suçu üretmek gibi konuların dışında, üniversitelere yönelik baskılar oluşturmak küresel entelektüel çevrelerde şiddetli reaksiyon yaratıyor. Devlet yönetimleri de oluşan baskıdan etkilenerek, odak noktalarını değiştirebiliyorlar. Devletin antidemokratik önlem ve söylemleri, PKK’nın ürettiği terör ortamının görüntüsünü baskılayan bir perde oluşuturuyor. Oysa, terörle mücadele etmekte olan bir siyasal sistemin bağışıklığını güçlendirecek en önemli husus, demokratik değerlerden zerrece taviz vermemektir. Bazı şeylere katlanmak, sineye çekmek, evrensel değerleri ön plana çıkartmak bünyeyi zayıflatmaz, güçlendirir. Unutmamak gerekir ki “dünya kamuoyu, demokratik ülkelerde eli silahlı adamlara terörist, demokratik olmayan ülkelerde ise isyancı gözüyle bakar”. Siyasal sistemin, teröristleri  diğer muhalifler ile aynı kefeye koymaktan kaçınması teröristin teröristliğinin altını daha da kuvvetli çizer. Devir muhalifle değil, teröristle mücadele devridir ve bunu %50 ile değil, hep birlikte yapacağımız bir toplumsal konsolidasyon sürecini başlatmak  hükümetin en öncelikli sorumluluğudur.

Son bir söz olarak bu toprakların diliyle seslenelim “Bu da geçer Ya Hu!”

 

PS. Işid/IS terörüyle ilgili analizimi daha sonra yazacağım.

 

Deniz Ülke Arıboğan, 19 Mart 2016

 

 

 

Not: İlgili yazı kaynak gösterilerek bütünlüğüne zarar verilmeden kullanılabilir.