Bu iddiamın dayanaklarını öğrenmeyi arzu edenler şu linkten ( http://www.denizulkearibogan.net/haberler/makale-baskanlik-sistemi-ve-parlamenter-sistem-tartismalarina-alternatif-bakis/ ) “Başkanlık Sistemi ve Parlamenter Sistem Tartışmalarına Alternatif Bakış” başlıklı makaleme bakabilirler.

Sonuçların değerlendirilmesi ayrı bir başlıkta ele alınmalı. Maddeler halinde özetlemeye çalışayım.

1-      Cumhurbaşkanlığı sistemi, başkanlık koltuğuna oturan kişiyi oldukça sınırlı bir fren-denge modelinin içinde denetlediğinden, makam sahibinin bütün sistemi kontrol edebilecek geniş yetkilere ve dolayısıyla güce kavuşacağını söyleyebiliriz. Oysa Parlamenter sistemde böyle bir yetki olmadığından makam, Erdoğan’ın ona kattığı/sağladığı güçle aynı etkinliğe kavuşabilmekteydi. Yani parlamenter modelimizde Cumhurbaşkanlığı makamı sınırsız yetki sahibi bir koltuk olamasa da, pratikte güç sahibi olan kişi-Erdoğan- o makamı ve koltuğu sistemin en etkili aktörü haline getirebiliyordu. Kabul edilen anayasa değişiklikleri ile bugünden itibaren güç kişiden koltuğa yani “makama” geçmiş bulunuyor. Artık kişinin kim olduğundan ve ne kadar güçlü / güçsüz bir siyasi kişilik olduğundan bağımsız olarak o makam, bütün sistemi denetleyebilecek bir yetkiyi eline geçirmiş durumda. Bundan böyle gücün yetkinliğinden değil, yetkinin gücünden söz edeceğiz; yani kişi değil koltuk önemli.

 

2-      Erdoğan’ın siyasi alandaki etkinliğini Cumhurbaşkanlığı koltuğuna borçlu olmadığı aşikar. 15 yıldır siyasetin tartışmasız en güçlü figürü o. Nitekim bu sistem değişikliğini –ki kendisinin ve Ak Partinin siyasi geleceği açısından riskler taşımakta- neden bu denli arzu ettiğini kendi çevresinin bile tam olarak anladığı söylenemez. Muhaliflerin anlamsız ve tutarsız komplo teorileri ile niyeti ispatlama çabaları da bu arzunun temellerini açıklayamıyor. Bu değiştirme ısrarı söylendiğinin aksine kişisel ikbal düşüncesinden falan kaynaklanmıyor. Türkiye’nin tarihsel sosyo-politik dinamikleri göz önüne alındığında, Erdoğan’ın AK Partinin ve merkez sağın resmi, ya da fahri lideri olarak iktidarını uzun yıllar garantilediğini görmek mümkün.  Buna karşın o, bir şekilde ve bir nedenle kendisinden önce gelen Demirel , Özal gibi sağ siyasetçilerin izlediği yoldan yürümeyi tercih etmiş görünüyor. Oysa Erdoğan onlardan farklı olarak çok daha güçlü ve benzersiz bir iktidar alanını zaten yaratmış durumda. Yani başkanlık sistemine hiç ihtiyacı yok. Nitekim Ak Partili seçmenin Evet’ten kaçış gerekçelerinden birisi de bu “Erdoğan’dan sonra ne olacak?” kaygısı. Nitekim Evet’çi seçmen anayasa değişikliğine değil; Tayyip Erdoğan’a oy vermiş görünüyor. Zira değişikliğin içeriğinden fazla haberdar olunmadığı anlaşılıyor. Ancak %51’lik bir seçmen kitlesinin ona olan güven ve bağlılığını göstermek için -belki istemeseler bile- bu değişikliği onaylamaktan kaçınmadığı ortada. Biliyoruz ki bu yeni anayasanın hukuki ve siyasi tek kefili Erdoğan’dı. AK Parti kadrolarının bile yeterince topa girmediği bu referandum sürecinde Devlet Bahçeli’nin sonuca katkısının oldukça tartışmalı olduğunu da belirtelim. Kısaca yeni anayasa siyasi pratikte herhangi bir değişim yaratacak rüzgara sahip değil. Erdoğan zaten parlamenter sistemde de,-eğer hala böyle bir sistemimiz varsa- bir başkanlık sisteminde geçerli olabilecek yetki ve gücü kullanıyor. Bu nedenle Hayır cephesi Erdoğan’ı değil, güçlü bir tek adam durumunun kurumsallaşmasını sağlayacak yasal değişiklikleri; Evet cephesi ise gönülden bağlı olduğu bir siyasi kimliğin liderliğini ve meşruiyetini oyladı.

 

3-      Referandum süreci adil bir kampanya ortamı sağlamadı. Devletin tüm imkanları Evet cephesinin lehine sahaya sürüldü; Hayır cephesi ise bir yandan OHAL’in baskısı, diğer yandan kaynak yetersizliği ile mücadele etmek durumunda kaldı. Yazılı ve görsel medya, haber ve bilgi akışını sağlama işlevini bıraktı ve büyük ölçüde tek taraflı bir kampanyanın yürütücüsü olarak çalıştı. OHAL şartlarında çıkartılan düzenlemelerle medyanın tarafsız ve dengeli yayın yapma zorunluluğu yasal olarak ortadan kaldırıldı. Bu asimetrik bir kampanya sürecinde anayasadaki değişikliklerden çok, “Batı düşmanlığı, darbecilik, teröristlerle aynı safta olma, ekonomik refah, siyasi istikrar” gibi konular konuşuldu. Kısaca referandum konusu hukukla ilgili olmakla birlikte tartışmalar hukuki değil, psikolojik ve sosyopolitik mecrada devam etti. YSK’nın son dakikada aldığı kararlar ise zaten çok az farkla sonuçlanan bir referandumda meşruiyet sorununu gündeme taşıdı. 1946’dan bu yana seçim sonuçlarının güvenliği konusundaki şüphelerin marjinal kaldığı Türkiye’de, ilk defa sonuçları veren tek haber ajansı olan Anadolu Ajansı’na ve YSK’ya yönelik ciddi eleştiriler yükseldi. Lakin sonuçtan her iki tarafın da memnuniyetsiz ayrılması tarafların kısmen tatmin olmasını ve psikolojik dengeyi sağladı. İtirazların herhangi bir ciddi sonuç yaratacağını sanmadığımı da belirteyim.

 

4-      Evet cephesi, darbe teşebbüsü sonrası ortamın sağladığı psikolojik üstünlüğü oldukça verimli kullandı. 15 Temmuz öncesi Başkanlık sistemine verilen desteğin maksimumda bile %40’ları aşmadığı anket firmalarınca saptanan bir durumdu. Darbe sonrasında ise başka bir ruh hali ortaya çıkmış, nitekim Erdoğan’ın görev onay oranı %70’lere ulaşmıştı. Bu referandumda en belirgin oy motivasyonlarından birisi de darbe girişimi süresince oynadığı rolden ötürü Erdoğan’a duyulan minnet ve vefa borcunun ödenmesiydi. 15 Temmuz, Türkiye’nin askeri darbeler tarihindeki en travmatik ve toplumca en fazla lanetlenen girişim oldu. Nitekim sistemin değişmesi halinde askeri darbelerin bir daha eskisi gibi kolayca gerçekleşmeyeceği, yeni sistemin buna engel olacağı iddiası referandum kampanyası sırasında oldukça güçlü bir zemin oluşturdu. Türkiye halkı eğer 15 Temmuz olmasaydı bu referandumu büyük bir çoğunlukla reddederdi; hatta muhtemelen böyle bir referandum da yapılmazdı.

 

5-      Türkiye’de muhalefet partilerinin kendi isimleri ve ideolojileri gündemde olmadan çok daha etkili muhalefet yapabildikleri ortaya çıktı. CHP’nin de kendi parti aidiyetini meydanlara sürmeden kampanya yapması halinde çok daha geniş bir zemine ulaştığını görüldü. CHP’nin simgelediği fikirler değil, ama bizatihi muhalefet fikri çok daha yüksek bir alıcı bulmuştu. MHP’nin bu referandumda en iyi ihtimalle ortadan ikiye bölündüğü ve ciddi bir liderlik sorunu yaşadığı iyice belirginleşti. MHP’lilerin, aidiyetin en katı olduğu düşünülen milliyetçi bir partide bile resmi liderinin ardından yürümemesi, yakın zamanda parti yapısının altüst olacağını ya da yeni bir partinin kurulacağını gösteriyor. Nitekim AK Parti ve MHP’den oluşan Milliyetçi Cephe’nin toplam oyundan yaklaşık %15’lik bir kayıp yaşaması yeni bir partinin kuruluşuna zemin hazırlayacak elverişli bir potansiyele işaret ediyor. Referandum sonrası AK Parti kurucu liderine yeniden kavuşurken; 2019’daki seçimlere kadar hem CHP hem de MHP’nin liderlik sorunu yaşaması oldukça muhtemel bir gelişme. Bu nedenle referandumun bitişinin bir son olmayacağını, iç siyasetin eskisinden daha devinimli biçimde çalkalanmaya devam edeceğini söyleyebiliriz.

 

6-      Referandum, Kürt siyaseti açısından da altı çizilmesi gereken sonuçlar ortaya çıkardı. Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı illerin çoğunda Hayır cephesinin kazanmasına rağmen, Evet cephesinin beklenenden %10 ila %20 civarında oy artışı sağlamış olması önemli bir gelişme olarak değerendirilebilir. Zira Haziran seçimlerinin ardından “Barış süreci”nden vaz geçilmesinin ve resmi konseptin sert bir “terörle mücadele dönemi” olarak belirlenmesinin ardından ilk defa bu bölgelerde bir seçim yapıldı. Bir çok belediyeye kayyum atanmasına, HDPli bazı siyasetçilerin ve eşbaşkanlarının tutuklanmasına ve terörle mücadele konsepti çerçevesinde bazı yerleşim yerlerinin ciddi zarar görmesine rağmen sonucun beklenen oranda bir “Hayır” cephesi oluşturamaması, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da referandum sonrasında en çok memnun olduğu durumlardan birisiydi. Resmi olmayan sonuçların verilmesinin ardından yaptığı konuşmasında da ilk olarak bu konuya parmak bastı. Barış sürecinin Ak Parti hükümetine ivme sağlamadığı seçimlerde görülmüştü; oysa mücadele sürecinin Evet cephesini güçlendirdiği matematiksel olarak ortaya çıktı. Sonuçlar, devletin bundan sonraki Kürt politikasının nasıl şekilleneceğinin de bir göstergesi olabilir.

 

7-      Ortaya çıkan sonuç Evet ve Hayır’lar arasındaki bıçak sırtı bir dengeye işaret ediyor. Yeni kabul edilen değişiklerle Türkiye bundan sonraki başkanlık seçimlerinde de buna benzer bir ikili yarılmayı yaşayacak ve sonuçlar aşağı yukarı bu dengede oluşacaktır. Seçim dönemindeki ekonomik koşullar, dış baskılar, toplumsal ruh halleri ve adayların niteliği gibi faktörlerin bu dengeyi bir kaç puan oynatacağını şimdiden söyleyebiliriz. Sistemin en güçlü ve merkez sağı temsil eden partisi olan Ak Parti açısından bundan sonra zafer ilan etmek için % 49 bile yeterli olmayacaktır. 2002’de Parlamenter sistem içerisinde %35 ile elde edilen tek parti iktidarı olanağı artık kalmamıştır. Bundan sonra partiler değil, bloklar mücadele edecektir. Muhtemelen bir taraf Muhafazakarları temsil ederken bir taraf ise Cumhuriyetçiler bloğunu oluşturacaktır.

Genel seçimlerde bir parti olarak Ak Parti’nin karşısındaki en güçlü rakibi %30’ların üzerine çıkamazken; artık başkanlık seçiminde iktidara gelebilmek için %50 sınırını yakalamış bir blokla mücadele etmek durumundadırlar. Üstelik bu durum kendi arzularıyla şekillenmiştir.

 

 

Prof.Dr.Deniz Ülke ARIBOĞAN
Oxford Üniversitesi CRIC (Centre for the Resolution of Intractable Conflict)
İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi