Tılsımlı bir hayal..

Geçenlerde “bir şiirde rastlamıştım size” diye başladı konuşmaya adam. İkinci mısrada gördüğüm yüzün siz olduğunuzu hemen fark etmiştim. Şairin betimlediği o ölümcül sevdanın kadını elbette siz olmalıydınız. Sanırım bir bölümünde delicesine sevilen, özlenen falan gibi ibareler de kullanılıyordu sizin için. Ben nerede olsa anlarım sizden bahsedildiğini. Yaradanın “söz”ü sizi anlatmak için insanlığa bahşettiğini düşünmüşümdür hep. Renkler doğayı boyamak için değil, sizi resimlemek için parıldar gibi gelir bana. Benim tahayyülümde cennetim, cehennemim, arafım, ahiretim hep sizinle ilintilidir. Siz benim geçmişim, geleceğimsiniz; büyük hikayemsiniz. Benim dünyam, rüyam, umutlarımsınız. Siz aşksınız, yerküredeki tüm aşıkların gördüğü göz; bir sevdalı bakışsınız. Sizi çok iyi tanırım.O şiirde de siz vardınız; hiç saklanmayın, o sizdiniz ben gördüm” diye devam etti. 

Adam kendisine boş gözlerle bakan kadının karşısında titremesini gizleyerek ayakta durmaya çalışıyor, bir yandan da zembereği boşalmışçasına kadını kadına anlatıyordu. Bildiği bütün güzel kelimeleri arka arkaya sıralayarak onun güzelliğini, asaletini karşı konulamaz çekiciliğini dillendiriyordu. Vecd ile şahlanan duygularını bazen bildik bir şiirle, bazen kendi ifadeleriyle aktarma telaşıyla dili birbirine dolaşıyor; bazen nefessiz kalarak tıkanıyordu. Kadınına kavuşmuştu ve aşkının yüceliğini ona anlatmak için fazla zamanı yoktu. Vuslatın mutluluğuyla gözyaşları sel olmuş yanaklarından aşağıya süzülüyordu. Kıyısına kavuşmanın heyecanı içinde köpürerek devinen bir dalga gibiydi. Konuşurken sesi zaman zaman bir ıslığa, bazen de bir çığlığa dönüşüyordu. Vücudu histerik titremelerle sarsılıyor, arada sevdiği kadına dokunmak için uzattığı elini onu incitmekten endişe ederek hızla geri çekiyordu. 

Korkuyordu. Bir anda yok olup gidecek tılsımlı bir hayaldi sanki herşey. Rüya mı gerçek mi anlayamadığı bu duygu durumunun içerisinde kıvranarak bir öne bir arkaya sallanıp duruyordu. Bir yandan şiddetli bir baş dönmesiyle mücadele etmeye çalışırken, diğer yandan da bu garip sarhoşluğun rüyadan değil , sevdadan  olduğuna inanmak istiyordu. İşte büyük aşkı orada, karşısında duruyor, sakince ona bakıyordu. Sanki dünyanın bütün renkleri onun gözlerinden fışkırıyor, çağlayanlara dönüşüyor; yüzlerce farklı tonda mavi, yeşil ve siyahla tüm evreni boyuyordu. Garip bir de merak ifadesi belirmişti kadının ibakışlarında bir ara; “kim bu divane aşık?” diye düşünüyordu muhtemelen. Anlayamadığı açıktı karşısında titreyen bu zavallıyı. Hissizleşivermişti aniden.

Aşık, karşısındaki kadının her bakışına meftundu zaten. Öfkesine, şefkatine aynı şevkle vurgundu. Sanki tüm aşk şiirleri onun için yazılmış; tüm aşk şarkıları ona söylenmişti. ‘Biz sana dair şiirler yazmak için şair olduk’ dedi ifadesizce kendisine bakan gözlere. Ne bir ışıltı, ne bir heyecan, ne herhangi bir duygu kıpırtısı hissediliyordu kadında. Öylece bakıyordu zavallı aşığının yüzüne. Alaycı bir ifade oturtmuştu gözlerine. Böylesi bir aşkı küçümsüyor olabilir miydi acaba? “Ben ne aşklar, ne aşıklar gördüm diyordu sanki. “Bu damarımda kanımsın teranesi de nesi?” diyordu belki de.

“Hayır ama lütfen hayır” dedi bizimkisi. “Benim sevdam bir başka. Ben sizin bildiklerinizden değilim. Farklıyım, fazlayım; deliyim, divaneyim. Her sabah kalkıp dünyaya doğuyorum ve ‘onu bugün de seviyorum, üstelik dünden daha çok. Yine seviyorum, çok seviyorum, onu hep seviyorum’ diye haykırarak güne başlıyorum. Siz benim varlığımı her dakika test ettiğim bir sınavsınız. Ben sizi sevdikçe varım; belki de yalnızca bu aşktan ibaretim. Şurada, karşınızda, o inatçı sessizliğinizde bin parçaya bölünen bedenim, evrende küçücük bir yer kaplıyor olabilir; üstelik o bedenin ölümlü bir kılıftan başka bir şey olmadığını da biliyorum. Lakin biliniz ki, içimde size büyüttüğüm şu bitimsiz sevgi hacimlere, tariflere, kelimelere sığmaz, sığamaz. Güneşin doğuşu, fırtınanın gelişi, yağmurun toprağa düşüşü ya da nehrin denize kavuşuşu; benim için hepsi aynı. İnsanların ömür dediği şey, bir gün kavuşmanın umuduyla daimi bir bekleyiştir benim nezdimde. Bir gökte kutup yıldızı, bir de ben hep beklerim. Bazen milyarlarca yıl beklemekten yorulup sönen bir yıldıza dönerim; sonra gözleriniz gelir aklıma, yenilenmiş bir yaşama sevinciyle hayata dönerim. Bu aşkla ölürüm ölürüm, dirilirim”.

Bizim aşık kendinden geçmiş bir halde konuşmaya, anlatmaya devam ediyordu. Aşkını anlatırken ağdalı sözcükler ve şiirlerle süslüyor; ellerini bir enstrüman çalar gibi kullanırken sert hareketlerle göğsüne vurarak sanki içindeki mağmayı dışarı püskürtmeye çalışıyordu. İçin için yandığı belliydi. Çevredekiler adamı izlemeye, bazıları da belli ki kadının duyarsızlığından ötürü ona acımaya başlamıştı. Adamın yüreğindeki sızı, sanki bir salgın gibi herkesi sarıyordu. 

Çaresizce çırpınan adamın yanından geçen biri, anlayışlı  ve üzgün bir ifadeyle aşığın omuzuna dokundu. Belki o da benzer bir aşkla yanmıştı öncesinde, kimbilir. Bizimkisi kafasını kaldırıp o duygudaş elin sahibine baktı. Adamın gözleri de tıpkı kendi gözleri gibi alev alevdi. Bir zamanlar o da bir sevdaya dokunmuştu besbelli. Yaralanmış ama hala kanaması durmamış bir hikayesi vardı bakışlarının. Bunu yalnızca aşkla mayalanmış erkekler anlardı işte. Bir kadına meftun olup, onun içinde erimeyi, ona dönüşmeyi ve yok olmayı ancak bir erkek bilebilirdi. Kadınlar böyle sevdalanmaktan mahrum edilmiş bir cinsti. Onlar ne aşkı, ne ateşsiz yanmayı, ne kül olup savrulmayı bilebilirdi. Kadınlar sevilmek için yaratılmıştı; asla erimeyen buz dağları gibi gerçek kütlelerini hep su altında ve soğukta muhafaza ediyorlardı. Güneşe meydan okumak için doğmuştu sanki herbiri. Karşıda duran kadın da onlardan biriydi işte. Aşığının kendini parçalarcasına gözyaşlarıyla anlattıklarını sadece izliyor, konuşmuyor; okşanan gururunu yansıtan bir kibirle öylece duruyordu.

“Siz biliyorsunuz aslında benim için neler ifade ettiğinizi ama bana yokmuşum gibi davranmaya devam ediyorsunuz. Oysa benim fikrimce doğadaki tüm sesler bizim şarkımızı söylüyor, duymasını bilene. Notaları melodilere dönüştüren mimar bu aşkın ta kendisi. Aşkım binlerce yıldır sürüyor bilesiniz. Ya da ben öyle hissediyorum. Bu sevgi benim nefesim. Masum bir bebek olarak annemin rahminden fırladığım an ilk çığlığım sizeydi. Herkes ağladığımı sanıyordu. Bense “neredesin sevgilim” diye avazım çıktığı kadar bağırıyordum. Ben sana geldim; neredesin? Nefesim, hayatım, varlığım neredesin? 

Bu sevda bir gün beni öldürecek, o kesin. Sadece gözleriniz yetecek bir bıçak gibi bedenimi ruhumdan ayırmaya. Ama fazla heveslenmeyim; aşkımı öldürmeye muktedir değilsiniz. Çünkü o kendi kanından beslenen bir vampir. Aşkım varsa, ölüm yok; ölüm varsa aşkım zaten var. Kalbimde çağlayan bu eşsiz sevgi sadece benim değil, tüm evrenin yaşam enerjisi aslında. Sonsuzluğu sırtına yüklemiş tarih dışı bir kambur o. Binlerce yıldır sürüyor, hep sürecek ve o varken ben onunla olacağım. 

Birgün, hak vaki olup da bu bedenden kurtulduğumda, yani bu rüyadan uyandığımızda bana ilk kez “günaydın sevgilim” diyeceksiniz. Biliyorum, beni o zaman daha çok seveceksiniz. Böylesi bir aşkı karşılıksız bırakacak kadar kötü değil kalbiniz”. Aşığın gözlerinden boşanan yaşlar konuşmasını güçleştiriyor; arada kesilen nefesini derin bir solukla tazelemek zorunda kalıyordu. Kadın ise hala ilgisizce çevreye bakınıyor, sanki o yokmuş gibi çevrede biriken kalabalığın içindeki erkeklere cilveli bakışlar fırlatıyordu. 

Bu sözler onu hiç etkilemiyordu besbelli. Nasıl da acımasızdı. Çevrenin adama olan ilgisinden rahatsız da olmaya başlamıştı. Kibirli bir ifadeyle adama baktı. Israrla hiç konuşmuyordu. O sırada kalabalıktan kopan bir kadın adama doğru koşarak elindeki mendili uzattı. O da ağlamaya başlamıştı. “Ne olur bu kadar üzülmeyin; kendinizi harap etmeyin” dedi titreyen sesiyle. Bu kadın sizi hak etmiyor. Böylesi bir sevgiyi, sizi görmezden gelen birine vermiş olmanız beni kahretti. O insan değil, bir taş yürek. Böyle bir aşka hiç bir kadın kalbini kapatamaz. Kadın yüreği misafirperverdir, kapıyı çalana açılır muhakkak. En azından aralanır az da olsa. Sizin kapı duvar; sizin kadın taş. Ne olur layık olmayanlara, aşkın ateşiyle ısınamayanlara feda etmeyin bu sevdayı. Haydi silin gözyaşlarınızı. Bakın beni de ağlattınız”.

“Teşekkürler” dedi bizim aşık, müşfik kadın yanından ayrılırken. İçinde bu kadına karşı minnettarlıktan çok bir kırgınlık oluşmuştu aslında. Kendisini teselli etmeye çalışıyordu belki ama aşkına kötü gözle bakması canını sıkmıştı. “Hiçbiriniz onu benim gözümle görmüyorsunuz” diye haykırdı.”Aşk bireysel bir bakıştır ve özünde herkes kendi suretini görür. Ben bu kadına niye aşığım, siz bilemezsiniz. Çünkü bu aşk sadece bana ait. Her aşk kendi diliyle konuşur; her aşk kendi şiirini yazdırır; bu da benimkisi. Belki içinde acı var; sabır var; metanet var. Ama bu aşkın şairi de, ressamı da, heykeltraşı da benim. Nakış nakış işledim ömrüme anlam katsın diye. Bu aşk olmasa ben yokum anlamıyorsunuz. Ben ölümle yok olanlardan değilim; aşkım öldürebilir belki ama sadece aşksızlık gömebilir beni en derinlere. Ölmekten değil, bitmekten korkarım ben. Hem sevgilime niye kem gözle bakıyorsunuz. Onun gözlerindeki küçücük bir mutluluk ifadesini görmek için bir ömür beklemeye razıyım ben. Seviyorum görmüyor musunuz? Aşığım, kara sevdalıyım, meftunum, ölümsüzüm…

Kadın aşığının kendisini korumaya çalışmasından hoşlanmış, ilk defa yüzünde hafif bir gülümseme belirir gibi olmuştu. İlgiyle adamı süzüyor, çevrede birikenlere kendisiyle ilgili güzel sözler söylemesinden memnun, biraz da rahatlamış bir ifadeyle bakıyordu. Adamsa aşkını anlatmaktan yorgun düşmüştü artık.

“Büyük aşkım, canım sevgilim, şimdi bana duyarsız, sevgisiz, ilgisiz davranıyor olabilirsiniz. Belki de sıkıldınız benden. Gitmemi istiyorsunuz buradan. Ama ne olur yanınızda kalmama izin verin. Ben kaç ömürdür sizi bekliyorum. Bazen sonbaharda düşen bir yaprak, bazen bir kardelen çiçeği, bazen bir bulut, bazen bir güvercin olarak doluyorsunuz yüreğime. Herşey siz oluyorsunuz bir anda. Her bahar siz filizleniyorsunuz çiçek çiçek. Tutsaklığım da, özgürlüğüm de sizsiniz. 

“Ah sevdiğim, sen bensin, bendesin.” 

Yorgunluktan sırtını duvara dayamıştı artık. Ayakta duramıyor ama başını sallayarak konuşmaya devam ediyordu. O sırada yanına yaklaşan tanıdık bir ayak sesine döndü yüzü. “Haydi  Lemi bey”dedi üniformalı adam. Bugün de çok yoruldunuz. Artık müzenin kapanma saati geldi. Birazdan kapıyı kilitleyeceğiz. Ben de geç kalmayayım. Akşam hanım evde mantı pişirecek. Kayınvalideler de davetliymiş. Gecikirsem kızar bizimkisi.” 

Anlayışla ve gülümseyerek “tabi” dedi bizim aşık. Son derece rahat ve sıradan hareketlerle yere bıraktığı ceketini aldı, fularını düzeltti ve iyi akşamlar diyerek kapıya doğru yürüdü. Kalabalık da dağılmıştı artık. Üniformalı adam olan biteni hala ilgiyle izleyen 3-5 kişiye dönerek ” Zeugma müzesinin tatlı delisi” dedi. “Lemi bey aslında çok iyi bir ailenin evladı. Bir gün Gaziantep’e turistik geziye geldiğinde müzeye uğramış. Bizim bu meşhur Çingene mozayiğinin önüne gelince okul yıllarında aşık olup, bir daha göremediği bir kıza benzetmiş. Galiba o kızcağız da ölmüş; belki de yurt dışına gitmiştir. Sizin anlayacağınız yıllarca arayıp bulamamış; ama kara sevdalıymış. Buradaki mozayiğin o kız olduğuna inanıyor. Esasen sadece bir yüzden ibaret olan bu parçanın bir kadın mı, yoksa erkek tasviri mi olduğu hala tartışmalı. Müzenin en değerli parçası o kesin. O yüzden burada ayrı bir odada sergiliyoruz. Lemi bey de yeni müzemizin açılışından beri haftada 2 gün buraya gelip onunla böyle konuşuyor. Anlatıyor da anlatıyor. Çok da zarif bir adam. Onu hepimiz seviyoruz. Buralarda öyle kanıksandı ki, artık galiba Çingene’den çok onu görmeye geliyor insanlar. Aşkını, özlemini anlatıyor; bazen de hep birlikte ağlıyoruz onunla. Galiba bize uzun zamandır kaybettiğimiz bir şeyi, romantizmin ve aşkın büyüsünü hatırlatıyor. Büyüden arındırılmış bir hayatımız var artık. Bu durumla da pek gururlanıyoruz lakin bu gerçekten iyi bir şey mi bilemiyorum. Meczup falan ama, şahsen ben Lemi beysiz bir hayat düşünemiyorum. Allah uzun ömürler versin, ona da aşkına da.

 

 

Deniz Ülke Arıboğan

KAFA Dergisi Ocak 2016