İstanbul…

 

Atatürk Havalimanı saldırısıyla bir kez daha can evimizden vurulduk. An itibari ile 41 can kaybı ve 239 yaralımız var. Garip ve dehşet dolu bir yaşam formuna adapte olmaya çalışıyoruz. Kentli terör artık hayatımızın bir parçası. Gerçi bütün dünyada güvenlik seviyesi kırmızı alarmda ama, en fazla vurulan ve üstelik tek bir siyasi kanaldan değil, 3 ayrı cenahtan saldırı altında olan bir ülkeyiz.

Etnik, dini ve ideolojik terörün hedefindeyiz. Zararı minimize etmek için cesaretle olanı biteni objektif biçimde yorumlamaya çalışmalıyız. Herkesin birbirini suçladığı, en ilkel ve akıldan uzak yorumların kerli ferli siyasiler tarafından paylaşıldığı bir ortamda yorum yapmak ne kadar doğru bilemiyorum ama yine de bir kaç satır karaladım.

İstanbul Atatürk havalimanı saldırısı hakkında Twitter’dan da yaptığım paylaşımları kısa bir özetle değerlendirmek istiyorum.

1-      Mesele havalimanı güvenliği değil; teröristler bu eylemi kalabalık herhangi bir yerde de yapabilirlerdi. Üstelik seçilen yerde herhangi bir güvenlik önlemi de bulunmayabilirdi. Havalimanı en güvenli yerdi ama bilinçli olarak seçildi. Şunu açıkça söyleyelim: Böyle kapsamlı, organize ve çoklu bir saldırı hiç bir havalimanı güvenliği tarafından mutlak ölçüde önlenemez. Ancak hasarı minimize etmek mümkündür ki bu saldırıda teröristlerin hedefledikleri tahribatın çok daha azının oluştuğu söylenebilir. ABD’deki saldırıda 1  teröristin kullandığı tek bir kalaşnikof’la 50 kayıp verildiğini hatırlatalım. 3 ayrı canlı bombanın kapalı mekanda yaratacağı hasar normal şartlarda 100’ün çok üzerinde olabilirdi. Havalimanı polislerimizin ve TAV Havalimanları güvenlik görevlilerinin gerçekten kahramanca müdahalelerinin can kayıplarımızın azaltılmasını sağladığını söyleyebiliriz. 

2-      Bu tür saldırıların kapıya dayandıktan, yani teröristler bombalı yelekleri giyip ellerine silah alıp da eylem yerini bastıktan sonra hasarsız durdurulması mümkün olmaz. Bu nedenle eylemin doğduğu merkezde durdurulması şarttır. Bunun yolu da istihbarattan geçer. Anlaşıldığı kadarıyla MİT bu saldırının 20 gün önceden uyarısını yapmış; Atatürk Havalimanı’nın da olası saldırı yerlerinden biri olduğu bilgisini devletin tüm kademelerine vermiş. Ancak istihbaratın görevi bu bilgiyi ilettiğinde bitiyor mu?  Bitiyorsa kiminki başlıyor? Teröristin yuvasına sızma işi kimin? Eylemi odağında kurutma işini kim yapacak? Bu sorulara da cevap bulunması gerekiyor. Herkesin sorumluluğu birbirine devrettiği bir ortamda verimli bir savunma mümkün müdür? Bugüne kadar sayısız saldırı çıkış odağında durdurulmuş olabilir; teröre karşı çok başarılı operasyonlar da muhtemelen yapılmıştır; ancak bu saldırı şüphesiz büyük bir başarısızlıktır ve çok daha büyük bir felaketle sonuçlanmış olabileceği de dikkate alınmalıdır.

3-      IŞiD daha önce de sıklıkla belirttiğimiz gibi bir örgütten çok daha fazlasıdır. Bir terör markasıdır ve onun altında taşeron eylemler yapmaya hazır sayısız cihatçı hücre ve istihbarat servisi olduğunu da bilmek gerekir. Türkiye’deki IŞiD eylemliliğinin arkasında yoğun bir istihbarat savaşı olduğunu görmek zor değil. Nitekim IŞİD’in eylem haritasına baktığımız zaman, saldırıların kendi içinde misillemeleri barındırıyor olması mümkündür. Bu tür durumlarda dış politika ve diplomasi yoluyla oluşturulan istihbarat ağı/alışverişi büyük önem arz eder. Türkiye’nin son yıllardaki dış politikasının bir sonucu olarak çevre ülkelerle oluşan sorunlar nedeniyle istihbarat akışından mahrum olduğumuz açık. Bundan sonrası için kurgulanan yeni diplomasinin ve ittifaklar zincirinin Türkiye’ye yardımcı olmasını umalım.

 

4-      Eylem için seçilen hedefin Havalimanı ve dış hatlar olması konunun dış dünyaya mesaj niteliği taşıdığını gösterir. Bu,  Türkiye’nin yenilenen dış politikasından kaynaklanabilecek yeni bir terör dalgasına da işaret edebilir. Son saldırı, Sultanahmet ya da İstiklal caddesi saldırılarından farklı olarak kendi topraklarımızdaki yabancıları hedef almamış, Türkiye’nin dış dünya ile kurduğu networkün simgesel merkezi hedef alınmıştır. Yeni dış politikamızın bu tür saldırıları tetikleyici olması şaşırtıcı olmaz. Kuşkusuz bir bedel yaratacaktır. Lakin tehlike de, güvenlik imkanları da birbirine paralel olarak gelişip, genişleyecektir. IŞİD’in ürettiği terör dalgası dünya sathında bertaraf edilene kadar cephe hattında yer alan bir ülke olarak yüksek risk üstleneceğimiz aşikardır.

5-      Türkiye’nin içeride ve dışarıda Neo Osmanlıcı ya da İslamcı bir görüntü vermeye devam etmesi bugünün konjonktürüne uygun değildir. Yaklaşık 5 yıl önce yazdığım bir yazıdan hareketle tekrar söylemekte fayda görüyorum. “Türkiye El Kaide ile (ya da türevleriyle) savaşmak zorunda kalacaktır”. Bu savaşı da cihatçılar değil, ancak akıllı Müslümanlar kazanabilir. 

 

Prof.Dr.Deniz Ülke Arıboğan