” Geçmişten Bugüne ve Geleceğe Enerjinin Siyaseti “

Dünyanın en önemli enerji uzmanlarından Daniel Yergin Türkçe’ye “Petrol” adıyla çevrilen eseri “The Prize” isimli kitabında 20. yüzyıl tarihine, doğal kaynaklara ulaşmak için verilen mücadele perspektifinden yaklaşır. Kitabın giriş bölümünde İngiliz donanmasının katı yakıtlı gemilerden, petrolle çalışan dretnot tipi gemilere geçişinin, yakın zamanda patlak verecek Dünya Savaşı’nın kaderi açısından etkisi ele alınmıştır. O dönemde birçok uzman, İngiltere topraklarında bol miktarda çıkarılan kömürü bir yana bırakıp dünyanın bir diğer ucunda çıkarılan petrole bağımlı olmayı anlamamaktadır. Donanma Bakanı Winston Churchill ise danıştığı askeri uzmanların da etkisiyle petrolle çalışan dretnotların üstünlüğünü kavramıştır. İngiltere bu gemilere sahip olarak denizlerde kesin bir üstünlük sağlayacak ve gerekirse bu amaçla Ortadoğu petrollerini kontrol etmek için siyasi hamleler yapacaktır. Petrolün siyasetin ana unsurlarından biri haline gelmesi son yüzyılın başında henüz tam manasıyla endüstriyelleşmemiş, küreselleşmekte olan bir sistemde bu askeri gereklilikle açıklanmıştır.

Yergin kitabında 20nci yüzyılın birçok önemli olayını aynı bakış açısıyla değerlendirerek, petrole olan ihtiyaç ve bu kaynak için girişilen mücadelenin verdiği ivme ile dünya tarihinin şekillendiğini öne sürmektedir. Nitekim II. Dünya Savaşı’na giden yolda da aynı tema geçerlidir. Ona göre ABD’nin Japonya’ya uyguladığı ambargo ve buna karşılık Japonlar’ın Güneydoğu Asya’daki enerji kaynaklarına el koyma isteği, çatışmayı kaçınılmaz kılan faktördür. Kitapta büyük savaşı takip eden yıllarda ABD ve İngiltere’nin Ortadoğu petrollerine hakimiyet arayışı da, Arap-İsrail çatışmaları da benzer bir perspektiften ele alınır. Venezüella’dan Libya’ya, İran’dan Endonezya’ya kadar birçok ülkenin kaderi bu lütuf mu, lanet mi belli olmayan siyah sıvıyla yazılacaktır.

20nci yüzyılın en önemli olaylarından biri sayılabilecek 1973 petrol krizi de konunun dünyadaki ekonomik ve politik düzen üzerinde ne kadar belirleyici olduğunu görmek açısından öğreticidir. Yom Kippur Savaşı’nda İsrail’e destek verdikleri gerekçesiyle petrol arzını kısan OPEC üyeleri, hedef aldıkları Batılı ülkelerden çok, Türkiye gibi doğal kaynak fakiri ülkeleri vurmuştur. 1970’li yıllar boyunca kabaran petrol faturalarını, giderek genleşen uluslararası finans piyasalarına akıtılan petro-dolarları borç alarak karşılayan Üçüncü dünya ülkeleri için bu dönem, yolun sonu olarak da kabul edilir. ABD’de hızla artan faizler, gelişmekte olan ülkelerin can suyunu kurutmuş ve böylece ithal ikameci politikalarla kendi yağında kavrulma politikalarına veda zamanı gelmiştir. Türkiye özelindeki durum ise Süleyman Demirel tarafından yıllar önce özetlenmiştir: “70 sente muhtaç kaldık”.

Petrol üzerinden kurgulanan bu hikayenin sonunda, Türkiye’den Latin Amerika’ya birçok ülke ticari liberalizasyonla ihracata dayalı kalkınma stratejilerine, finansal liberalizasyonla ise küresel para piyasalarına entegre olma yoluna gidecektir. Petrol, sadece sanayinin bir girdisi veya sıradan bir emtia olmanın çok ötesine geçerek, uluslararası piyasalarda yarattığı etkiyle ulusal ekonomilerin küresel kapitalist sisteme entegrasyonunun temel manivelalarından biri olmuştur.

Soğuk Savaş sonrası dönemde petrolün yeniden temel bir tartışma konusu haline gelmesi Irak’ın 1990 yılında Kuveyt’i işgal etmesiyle gerçekleşmiştir. 1950’lerden itibaren Eisenhower doktrini ile Körfez’in güvenliğini temel savunma parametrelerinden biri haline getiren ABD, bu prensibini Soğuk Savaş’taki hasmı Sovyetler Birliği yerine giderek bölgenin kabına sığmaz gücü haline gelen Irak’a karşı işletmiştir. Irak’ın Kuveyt’e karşı saldırısının kökeninde Kuveyt’in aşırı üretiminin petrol fiyatlarını çok aşağılara çekmesi ve İran Savaşı’nın yol açtığı aşırı borç yükü altında ezilen Saddam yönetiminin duruma reaksiyon gösterdiği iddiaları da yabana atılmamalıdır. Her halükarda Soğuk Savaş sona ermesine rağmen enerji kaynaklarının kontrolü üzerine yürütülen mücadele, dünyada beklenen barış döneminin henüz gelmediğini göstermiştir.

1990lı yıllardan itibaren petrol kadar doğalgaz da stratejik önemini hissettirmeye başlamıştır. Rusya, Doğu Avrupa’daki askeri varlığını 1989’ten itibaren süratle geri çekmiş lakin diğer taraftan tüm Avrupa’yı doğal gaz boru hatları üzerinden kendisine bağlama stratejisini ustalıkla kurgulamaya başlamıştır. Realist-çatışmacı bir perspektifle bakıldığında Avrupa’nın Rus doğal gazına bağlılığı ciddi bir güvenlik sorunu yaratmakla birlikte, doğalgazın bir silah olarak kullanılmasının bu denklemin her iki tarafına da zarar verecek olması nedeniyle ilişkide bir denge oluşturduğu da gerçektir. Ukrayna ile 2006 yılında yaşanan kriz sırasında, Rusya’nın Avrupa’daki müşterilerinin taleplerini karşılamakta güçlük çekmesi bu gerçeği bir kez daha ortaya koymuştur. Rusya için temel stratejik hedef, uzun vadeli ve güvenilir bir tedarikçi olduğunu ispatlamak ve bağımlılığı sürdürülebilir kılmaktır. Bununla birlikte Rusya’nın mümkün olduğunca Orta Asya’daki Türkmenistan, Kazakistan gibi doğalgaz üreticisi ülkeleri de kendisine bağlayarak alternatif transit yolları bloke etme stratejisinin varlığını da kabul etmeliyiz. Buna karşın doğal olarak AB ve ABD de imkanlar dahilinde enerji kaynaklarını ve transit yolları çeşitlendirmeyi hedeflemekte ve yeni güzergahlar oluşturmaya çalışmaktadırlar. Bakü-Ceyhan boru hattı üzerinde verilen mücadele ve Türkiye’nin alternatif bir enerji rotası ve hatta enerji merkezi olması hedefine Batı’nın verdiği destek, bu alandaki rekabetin doğal bir sonucudur. Afganistan üzerinde yürütülen hakimiyet mücadelesi de dahil olmak üzere Orta Asya’daki politik belirsizliğin bölgedeki kaynakların dünya pazarlarına hangi kanallardan ulaştırılacağına dair güç mücadelesinin bir parçası olduğunu düşünmek için birçok sebep bulunabilir. Kazakistan ve Türkmenistan’daki doğalgazın Batı’ya yönlendirilerek Avrupa pazarlarını beslemesi kadar, enerjiye aç Çin sanayisi ve tüketicisine ulaştırılması da bu rekabetin en önemli boyutlarından bir tanesidir. Çin’in yıllık doğal gaz ihtiyacının 100 milyar metreküpü aşmış olması, ki bu rakam 10 yıl içerisinde 4 kat artmıştır ve 2035 yılında 400 milyar metreküpü bulması beklenmektedir, önümüzdeki dönemde enerji savaşlarının ne boyutlara geleceğinin bir göstergesidir. Günümüzde artık sadece kaynaklara sahip olmak değil, onu pazarlara ulaştıran musluk başlarını tutmak da ABD, Rusya, Çin gibi devlerin önde gelen hedefleri arasında bulunmaktadır.

Enerji üzerindeki arz talep dengesi, endüstriyelleşmeye paralel olarak giderek arz lehinde gelişirken, bazı yeni gelişmelerin yarattığı pozitif etkilere göz atmakta da fayda bulunmaktadır. Enerji sektöründe yaşanan teknolojik devrim ve inovasyonun dünya dengeleri açısından önemli etkileri olması kaçınılmaz gibi görünmektedir. Özellikle son yıllarda kaya gazı (shale gas) teknolojisinin ilerlemesiyle birlikte enerji sektöründe önemli bir dönüşüm yaşanıyor. Petrol ve doğalgaz kaynaklarının sonuna gelindiğine dair inanışların yaygınlaştığı bir dönemden sonra, yeni teknolojiler sayesinde el değmemiş geniş kaynaklara ulaşılabilir hale gelinmesi ise eski varsayımları geçersiz kılıyor. Daha önce rezervleri zirve yaptığı düşünülen ve giderek enerji bağımlılığı artacağı iddia edilen ABD, kaya gazı teknolojileri sayesinde 2030’lu yıllara doğru kendisini net ihracatçı durumuna geçirecek bir üretim fırsatı yakalamış durumda. Bugün için toplam doğalgaz üretiminde kaya gazının payını %40’ın üzerine çıkaran ABD’de 2030 yılında bu oranın %70 seviyesine ulaşması bekleniyor. Üstelik ABD’de enerjinin daha tasarruflu kullanımına ilişkin programlar başarıyla ilerliyor ve birçok araştırma raporuna ve politika önerisine konu olmuş enerji bağımlılığı ABD için bir süreliğine de olsa sorun olmaktan çıkacağa benziyor. Düşük maliyetli ve yüksek miktarda enerji kaynaklarına kavuşan ABD’ye karşı, Almanya gibi diğer sanayileşmiş ülkeler rekabet gücü kaybı yaşıyorlar. Şu an için ABD’de tüketilen gaza karşı Avrupa üç kat, Japonya ise beş kat daha pahalı enerji kullanmak durumunda görünüyor. Uluslararası Enerji Ajansı Baş Ekonomisti Fatih Birol bu fiyat farklılıklarının zaman içerisinde azalacağını belirtse de önümüzdeki 20 yıl etkisini sürdüreceğini düşünüyor. Bu durum, Avrupa ve Japonya’nın özellikle demir-çelik, petrokimya, çimento vb. gibi ürün gruplarında rekabet dezavantajı yaşayacağını ortaya koyuyor. Konvansiyonel enerji kaynaklarının fiyatlarında bile bu denli önemli bir kopuş yaşanırken, yenilenebilir enerji gibi programların cazibesini artırmak çevre sorunları söyleminin dışında bir dayanak maalesef bulamıyor; sadece yeşil enerjinin kullanılacağı çevre dostu bir gelecek hayalleri öteleniyor.

Buna karşın Çin gibi ülkeler giderek daha fazla, yerel olarak tedarik edebildikleri kömür gibi çevre için olumsuz etkileri olan kaynaklara yöneliyorlar. Eski santrallere göre daha verimli ve daha az kirletici olan bu yeni termik santrallerin kapasitesini 2020’li yıllara kadar arttırmaları bekleniyor. Hızla sanayileşen ancak kendine ait petrol ve doğal gaz kaynakları bakımından fakir Asya’nın elindeki temel unsur kömür olmaya devam ediyor. Avrupa için ise, önümüzdeki 10 yıl içerisinde Rusya ile yapılan kontratlar sona erdiğinde daha avantajlı koşullarla anlaşma yapmanın dışında fazlaca bir seçenek bulunmuyor. Atlantik’in öte tarafında yaşanan kaya gazı devriminin, Avrupalı üreticilerde ve onun Rus doğalgaz tedarikçilerinde kaçınılmaz bir baskı yaratması Rusya ve Avrupa’nın kaderini, rakiplerinin artan bu rekabet gücü karşısında karşılıklı fedakarlıklar yapıp ayakta kalma doğrultusunda birleştiriyor.

Bu koşullar altında dünyanın enerji geleceğinin 2030’lu yıllara kadar nasıl şekillenmesi bekleniyor? 20 yıl içerisinde dünya enerji tüketiminin %42 oranında artacağı ve dönem sonunda toplam talebin %65’inin gelişen ülkelerden kaynaklanacağı düşünülüyor. Bu ülkelerde şehirleşme oranlarının artmasıyla dünya üzerindeki kent nüfusunun yüzyılın ortasına doğru %70’lere ulaşacağı öngörülüyor. Bu duruma paralel olarak kişi başı enerji tüketim rakamlarının da yükseleceğini ve enerji talebindeki artış hızının nüfus artış hızını geçeceğini söyleyebiliriz. Aynı zamanda Afrika’nın doğusunda, Akdeniz’de, Brezilya’da kaya gazı, petrol yağı (shale oil) havzalarının üretime açılması da bu kaynağın çeşitlenmesi fırsatını doğurabilir. Ancak kısa vadede kaya gazı ve petrol yağı teknolojilerindeki gelişmenin özünde şimdilik neredeyse tele konumundaki ABD’ye özgü bir pozitif etki yaratacağını belirtmek gerekiyor. Dünyadaki enerji talebi artmaya devam edeceği için Ortadoğu’nun da, enerji tedarikinde merkezi konumunu korumaya devam edeceğini söyleyebiliriz.

Bu gelişmelere paralel olarak nükleer enerjinin, Fukuşima faciası sonrasında hızla azalan prestijine rağmen, tamamen kullanımdan kalkması beklemek sağlıklı olmaz. Bazı ülkelerin yeni nükleer santral yapımını durdurma kararı almasına rağmen aralarında Türkiye’nin de bulunduğu diğer bazı ülkelerin geri kaldıkları bu alanda yatırımlarını sürdürüyor olması, nükleer potansiyelin devamlılığını gösteriyor. Enerji alanında dışa bağımlılık sorunu yaşayan ve yeni teknolojilerin verdiği ivmeyle rekabet gücü kazanan rakipleriyle başa çıkmakta zorlanan ülkeler için nükleerin dışında çok fazla seçenek olmadığını belirtmek gerekiyor. Yeşil enerji henüz tam anlamıyla bel bağlanacak düzeyde güven telkin etmiyor ve nükleer, aralarında Türkiye’nin de olduğu birçok ülke için riskli de olsa edinilmesi gereken alternatif bir enerji kaynağı olmayı sürdürüyor.

Yenilenebilir enerji kaynaklarının önümüzdeki yirmi yılda toplam enerji tüketimindeki payının 2 katına çıkması bekleniyor ancak şu andaki düşük baz seviyesi dikkate alındığında 2035 yılında bile fosil yakıtların hakimiyetinin devam edeceği görülüyor. Enerji talebindeki artışın gelişmekte olan ülkeler, özellikle de Hindistan tarafından sürükleneceği, ABD ve AB gibi gelişmiş bölgelerde ise tasarrufa yönelik programlar sayesinde talep artışının kontrol edileceği görüşü ağırlık kazanıyor. Diğer yandan Brezilya gibi alternatif enerji kaynaklarında mesafe kat etmiş ülkelerin 2035 yılına kadar aynı zaman ciddi petrol ihracatçıları haline dönüşeceği öngörülüyor.

Bu veriler ışığında önümüzdeki on yıllarda enerji kaynaklarına ulaşım mücadelesinin önemini koruyacağını öngörebiliriz. Bu durum, Çin, Hindistan, Avrupa ülkeleri gibi güçlerin enerji güvenliğini sağlama çabası kadar, enerji kaynaklarının sağlayacağı rantı kontrol etme mücadelesi de olacaktır. Her ne kadar yeni teknolojiler konvansiyonel olmayan kaynaklara ulaşma imkanı sağladıysa da, üretim maliyetleri arasında önemli farklılıklar bulunuyor. Örneğin ABD konvansiyonel olmayan metotlarla yeni kaynaklarını 80 $/varil maliyetlerle çıkarırken, Irak’ta bu rakam 5$ civarında. ABD’nin kaya gazı teknolojisi ile ithal enerjiye olan bağımlılığını önemli ölçüde azalttığını söylesek de bu durum nedeniyle ABD yönetiminin dünya üzerindeki enerji havzalarından elini eteğini çekmesini beklemek gerçekçi olmaz. ABD dünyanın başat aktörlerinden birisi olarak Körfez Bölgesi’ndeki varlığını en azından uluslararası ekonominin sağlığı açısından sürdürmek isteyeceğini, lakin belki eskisi kadar ölümcül bir sorun olarak görmeyeceğini söylemek mümkün. Zira bu kaynaklar araçsal bir öneme sahip ve onlar üzerinde söz sahibi olmak, dünyanın diğer gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerini kontrol edebilmek için önemli enstrümanlar. Her ne kadar ABD’nin son dönemde güvenlik ağırlığını Asya’ya doğru kaydırma ve Çin’in yükselen gücüne karşı büyük bir Asya stratejisi geliştirme arayışı olsa da, Ortadoğu’da kurgulanacak savunma hatlarının aynı zamanda Uzak Doğu’ya kadar uzanan etkiler yaratacağını göz ardı etmemek gerekiyor. Enerji hatları vasıtasıyla büyük bir coğrafya birbirine eklemlenmiş durumda. Kaldı ki, Asya’daki gerilimin bir yanında da Doğu Çin Denizi’nde olduğu varsayılan enerji kaynaklarının kontrolüne yönelik bir çekişme olduğu biliniyor. Dolayısıyla Obama yönetiminin politik konsantrasyonunu Asya’ya kaydırmasının arka planında enerji alanındaki rekabet ve onun üzerinden kurgulanan yeni siyasal kutuplaşma olduğunu görmek mümkün.

Diğer yandan Rusya’nın enerji politikasının ise re-setlenmeye ihtiyacı olduğu görülüyor. Analistlere göre Rusya’nın ana müşterisi olan AB’nin enerji talebi ancak 2020 yılında tekrar kriz öncesi seviyelere geleceği gibi, ondan sonra da gelişme temposunun oldukça düşük seyredeceği öngörülüyor. 2000’li yıllar boyunca enerjeopolitik (energeopolitics) ağırlığını giderek artıran Rusya’nın yeni stratejiler geliştirememesi halinde rüzgarın karşıdan esmeye başladığı bir döneme doğru girmesinden söz edilebilir. Ekonomisi sadece petrol, doğalgaz ve silah ihracatına dayalı olan Rusya, AB ve Türkiye için önemini sürdürmeye devam etmekle birlikte enerji tedarikçilerinin çeşitlenmesi ve rekabetin şiddetlenmesi nedeniyle ağırlık kaybı yaşayabilir.

Önümüzdeki dönemde Brezilya gibi enerji konusunda öne çıkması beklenen ülkelerin ekonomik ve siyasi ağırlığını da artırması ise pek sürpriz sayılmaz. Ancak Brezilya örneğinde yapılması gereken yüklü yatırımlar için gerekli fonlara ulaşım önem kazanıyor. ABD’li şirketlerin yüzyılı aşan sermaye ve teknoloji birikimleri yanında Brezilya’nın tam potansiyelini değerlendirmek için yabancılarla işbirliğine ihtiyacı var. Brezilya’nın enerji potansiyelinin yalnızca devlet şirketi Petrobras’ın performansına bağlı kalması bu ülkenin sahip olduğu tüm potansiyelini kullanmasını neredeyse imkansız kılıyor. Tam da bu sebeple, petrol yağı ve kaya gazı gibi yeni teknolojilerin de getirdiği baskıyla 20. yüzyılın ikinci yarısında millileştirme furyasının yaşandığı enerji piyasalarında, şimdilerde tam tersine liberalizasyon ve dışa açılma eğilimi görülüyor. Ortaya çıkan fırsatları süratle ve hakkını vererek değerlendirmek için petrol ve doğalgaz üreticisi ülkeler Batılı firmalarla işbirliğine gitmeyi tercih ediyor. Enerji bağımsızlığını milliyetçi retoriğin parçası haline getirip romantik bir söylenceye dönüştürmüş Meksika’da bile milli petrol şirketi Pemex’in yabancı yatırımcılarla ortaklığa açılması bu trendin doğal sonucu. Bu eğilim sadece Brezilya ve Meksika gibi daha orta ölçekli güçler için geçerli değil; Rusya’nın bile bu anlamda işbirliği geliştirmeye istekli olduğu görülüyor. İçe kapalı politikalar önemli fırsatların kaçırılması anlamına gelebiliyor. Dolayısıyla İran ve Venezüella gibi ülkeler de dahil olmak üzere piyasadaki fırsatlara daha açık pragmatik politikalara dönüş yapılması mümkün görünüyor. Aksi takdirde sadece mevcut kaynakların geliştirilmesinde eksiklikler yaşanması ve gelir kayıpları değil, aynı zamanda yeni enerji oyununda saha dışında kalmak gibi bir son da mümkün. Nitekim İran’ın nükleer müzakerelerde esnemesini bile kısmen bu yeni enerji denkleminin bir ucundan yakalama çabası olarak görenler var.

Ortadoğu’daki enerji dengeleri bağlamında Irak’ın önümüzdeki dönemde artacak önemine de değinmeden geçmemek gerekiyor. Irak’ta petrolün çıkarma maliyeti oldukça düşük olduğu gibi Uluslararası Enerji Ajansı 2035’e kadar toplam konvansiyonel petrol üretimindeki artışın %40’ının Irak’tan kaynaklanacağını düşünüyor. Ülkenin kuzeyinde hem Kürt bölgesinde önemli bir potansiyel mevcut hem de güneyde Basra bölgesinde ciddi bir rezerv olduğu not ediliyor. Eğer Bağdat ve Erbil yönetimleri arasında koordinasyon sağlanabilirse düzenli bir petrol akışıyla günlük 6 milyon varil üretime ulaşmak mümkün. Bu koşullar sağlandığında 15 yıl içerisinde Irak’taki kişi başı gelirlerin Suudi Arabistan’ı yakalaması mümkün olabilir. Lakin siyasal koşullar ve El Kaide’nin Irak’ın Sünni bölgesinde yarattığı kargaşa şimdilerde gelecek açısından pek de parlak bir görüntü vermiyor. Irak’ın potansiyeli onu Suudi Arabistan ve İran gibi bölgesel oyuncuların yanında ABD ve Rusya’nın da doğrudan ve müttefikleri üzerinden etki yaratmaya çalıştıkları bir arenaya döndürüyor. Irak Kürdistan Bölgesel yönetiminin tavrı ve Türkiye ile ilişkileri ise Irak coğrafyası üzerindeki rekabette en önemli parametrelerden birisi.

Türkiye, enerji zengini Ortadoğu ülkelerinin Avrupa pazarları ile buluşturulmasını sağlayan transit ülke konumu koruyor ve umulur ki ileride bir enerji merkezi (hub) olma özelliğinin yanı sıra giderek büyüyen endüstrisi ile önemli de bir pazar. Bu konumu Türkiye için önemli bir fırsat yaratmakla beraber, pragmatik ve uyumlu politikalar geliştirmenin gerekliliğini de ortaya koyuyor. Türkiye’nin dış politikasındaki keskin yönler törpülenmesi ve dünya üzerindeki güç kaymalarına paralel olarak yeniden kurgulanması bir zorunluluk olarak şekilleniyor. Kıbrıs’tan Irak’a ve Körfez’e, Rusya’dan Kafkaslar ve İran’a kadar uzanan sonuç odaklı rasyonel bir bakış açısının kat edeceği önemli bir mesafe olduğu söylenebilir. Karar alıcıların küresel enerji piyasalarında yaşanan büyük değişimi algılayıp, bölgede etkili güç odaklarının stratejilerini ne şekilde etkilediğini doğru hesaplaması bu açıdan çok önemli. Doğu Akdeniz havzasındaki enerji bazlı gelişmelerin Kıbrıs üzerinden AB, İsrail üzerinden ABD ile olan ilişkilerimizi etkileyeceğini bilmek gerekiyor. Keza Orta Asya ve Kafkaslar’ın enerji piyasalarına girişleri ise zaten 1990lı yıllardan itibaren Türkiye’nin Batıyla ilişkilerinde temel bir faktör. Nasıl 20. yüzyılın başlarındaki petrole hakim olma mücadelesi Türkiye’nin kaderi üzerinde büyük ölçüde belirleyici olduysa, 21. yüzyılın yeni enerji denklemi de kaderimizi belirleyici yönde gelişebilir. Fırsatlar ve riskler bir arada ortaya çıkacaktır. Küresel ölçekte giderek güçlenen entegrasyon ve işbirliği eğilimlerini değerlendirip, ideolojik bagajlardan kurtulmuş sonuç odaklı politikalar fırsat kapılarını açabilir.

Prof.Dr.Deniz Ülke Arıboğan – Tüsiad Görüş Dergisi Yayın Kurulu Üyesi

Kaynakça:

Yergin, D., 1992. The Prize: The Epic Quest for Oil, Money & Power, New York: Free Press

Yergin, D. 2012. The Quest: Energy Security and the Remaking of the Modern World,New York: Penguin Books

World Energy Outlook 2013, Uluslararası Enerji Ajansı

Uluslararası Enerji Ajansı Baş Ekonomisti Dr. Fatih Birol Council of Foreign Relations konuşması, 4 Aralık 2013,  http://www.cfr.org/energy-and-environment/energy-transition-brazil-united-states-emerging-major-energy-powers/

Uluslararası Enerji Ajansı Baş Ekonomisti Dr. Fatih Birol Energlobe konuşması, 18 Aralık 2013,  http://energlobe.eu/politics/fatih-birol-on-sending-the-wrong-signals-to-riad?

Yasal Uyarı: Tüm yayın hakları Prof.Dr.Deniz Ülke Arıboğan’a ait bu değerlendirme yazısı yazılı, görsel, internet medya organları tarafından sadece kaynak gösterilerek ve içerik değişimi yapılmadan kullanılabilir. Kullanılacak internet medyası sayfalarında mutlaka bu sayfaya link verilerek kullanılmalıdır. Kaynak gösterilmeden, içerik değişimi ve kısaltma yapılan haber ve diğer bilgilendirme çalışmaları için yasal haklar saklı tutulacaktır.