“Bizim tecrübelerimiz bugünün çocuklarının önünü açmada yetersiz” 

Uluslararası ilişkiler profesörü Deniz Ülke Arıboğan, Bilgi Üniversitesi’nde görev yaparken, aynı zamanda Akşam gazetesinde yazıyor, sık sık panellere, televizyon programlarına katılıyor… Aynı zamanda iki çocuk annesi. Artık yeni bir dijital çağda yaşadığımızı söyleyen Arıboğan, “Bizim tecrübelerimiz bugünün çocuklarının önünü açmada yetersiz” diyor.

İstanbul Bilgi Üniversitesi Mütevelli Heyeti üyesi Deniz Ülke Arıboğan (47), terör ve güvenlik meselelerinde uzman isimlerden. Erkek dünyası olarak görülen alanlarda çalışan, küçük yaşlardan beri bu dünyada olduğunu söyleyen Arıboğan, aynı zamanda boyu kadar iki çocuk annesi. Kendisiyle kariyerini ve anneliğini konuştuk.

Masanızdaki “Well-behaved women rarely make history” yazısının hikayesi nedir?
Amerika’da bir arkadaşım hediye etmişti. O dönemde Bahçeşehir Üniversitesi’nde rektördüm. Yaramaz kızların hayatta daha başarılı olduğunu, uslu kızlardan çok nadiren tarihi değiştirecek karakterlerin çıktığını anlatan bu yazıyı bana vererek, beni yaramaz mı yoksa nadiren çıkan o başarılı uslu kızlardan mı gördüğünü bilemiyorum.

Siz kendinizi yaramaz mı uslu mu görüyorsunuz?
Aslında çok kuralsız biri değilimdir; kendi içimde disiplinim vardır. Ama bu, çok uslu olduğum, her şeye biat ettiğim anlamına gelmez. Her şeye aşırı uyum göstermenin yaratıcılığı öldürdüğünü düşünüyorum.

Terör, siyaset gibi alanlarda çalışıyorsunuz. Erkek dünyasında kadın olmak zor mu?
Bu, biraz yetiştirilme tarzıyla ilgili. Ablam da ben de cinsiyetlerimizi ön plana koyarak büyütülmedik. Sürekli sokakta top oynardım; ayrıca atletizm yapardım. Küçük yaşlardan itibaren sporla iç içeydim. O yüzden hep mücadeleci bir karakterim oldu. Eşimle tanıştığımızda 17 yaşımdaydım, 22 yaşımda da evlendik zaten. Hayatımız basketbol salonlarında geçti. Akademik ilgi alanım ise babamın ilgi alanından besleniyor. Çünkü evdeki sohbet konuları dünya siyaseti, güvenlik meseleleri, terör olunca doğal olarak o kaynaktan besleniyorsunuz. Üniversite yıllarında fark ettim ki, birçok arkadaşımın kitaptan öğrendiği bilgileri, ben sofra sohbetlerinde öğrenmiştim.

Türkiye’de şu an sadece sekiz tane kadın rektör var. Rektörlük yapmış bir kadın olarak, bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Rektörlük diğer iş kollarındaki yöneticiliklere benzer. İnsanları yönetmek, bütçeyi kontrol etmek, stratejiler belirlemek, ürün üretmek zorundasınız. Ama akademisyenlik daha bireysel bir alan. Hemen her sektörde olduğu gibi yukarılara gittikçe kadın sayısı azalıyor. Çünkü iktidar hep biraz maskülen addedilir; kadın yöneticinin yeterince net, disiplinli ve otoriter olmayacağına inanılır. Halbuki bütün üniversitelerin rektörlerine baktığınızda kadınların çok başarılı olduğunu görürsünüz. Çünkü çok ciddi mücadelelerden geçip, çok iyi oldukları için oraya gelmişlerdir.

Peki kadınlarda suç var mı? Talep etmeyi bilmiyor olabilir miyiz?
Bırakın talep etmeyi, hayal etme hakkı bile kadınlara verilmemiş gibi. Erkekler başından beri vuruşa vuruşa o sistemin içinde yer alıyorlar. Kadının bu sistemin içine girmesi, kadının çok ihtiraslı olmasına bağlanıyor. Bir tespitim de birçok kadın rektörün, ya babaları ya da eşleri tarafından desteklendiği. Bir kadının tek başına ilerlemesi zordur. Örneğin benim de babam akademisyendi. Kocalarından veya babalarından destek gören kadınlara, erkekler daha kolay yol açıyor. Çünkü o zaman erkekler, o kocalara veya babalara destek veriyormuş gibi hissediyor. Bir kadına destek vermektense, bir erkeğin tamamlayıcı parçasına destek verdiklerini düşünüyorlar herhalde.

Nasıl bir yöneticisiniz?
Disiplinli ve çalışkanımdır. Aynı zamanda özgürlüğüme de çok düşkünüm. Hem insan ilişkileri hem organizasyon yeteneği hem de olayları algılama bağlamında, kadınlığın büyük avantajlar sağladğını da söylemeliyim. Kadınlar, erkekler kadar bireyci değil. Birden çok şeyi aynı anda düşünebiliyoruz. Ve hızlıyız. Erkekler ise arkalarını toparlayacak bir kadına ihtiyaç duyuyorlar. Ben kadınlığın çok büyük avantajları olduğunu düşünüyorum ama dişiliğin ve dişiliğin sergilenmesinin değil.

23 yaşında çocuk sahibi oldunuz. Genç yaşta birden böyle bir sorumluluk almak nasıl bir duyguydu?
Ben erken çocuk sahibi olmaktan çok memnunum. Aslında o zamanlarda biraz şuursuzdum. Evlendikten sonra bir sene içerisinde kucağımızda bir bebek bulduk. Çok genç iki insan hayata üç kişi devam ettik. Yedi yıl sonra kızımı dünyaya getirdim, o sırada doktoram bitmişti. Erken çocuk sahibi olmanın benim için şöyle avantajları oldu: 40 yaşıma geldiğimde artık çocuklarım büyümüştü. Kariyerimle en çok ilerleyebileceğim, çalışacağım, profesörlüğümü aldığım dönemde, eve gittiğimde beni sabaha kadar uyutmayacak bir çocuğum yoktu. Kendi işlerini kendileri halledebiliyorlardı. 20’li yaşlarda özgürlüğünüzden feragat etmek, 40’li yaşlarda özgür olmak demek. Ben 40 yaşıma geldiğimde 17 yaşında bir oğlum vardı.

Anneliğinizin ilk yılları zor geçti mi? Nasıl bir çalışma temponuz vardı?
Yaşarken zorluklarını fark etmiyorsunuz; en azından sorgulamıyorsunuz. Şimdi geriye dönüp baktığımda çok zordu diyebilirim. Çünkü çok zor çocuklardı. Oğlum hiç uyumazdı. Ben uyuduğum anda ağlamaya başlayan, hep kucağımda olmak isteyen bir çocuktu. Bir taraftan master tezimi yazıyorum, diğer taraftan eşim sporcu olduğu için onun bakımı, yiyeceği ayarlanması gerekiyor… Birkaç kez ders anlatırken baygınlık geçirmiştim. Ama o kadar yoğundum ki, ‘bana ne oluyor’ diye düşünmeye vaktim yoktu. Ev işlerinde eşim de pek yardımcı değildir. Annem başka şehirde yaşardı, yılda üç-dört kez gelirdi; ben sadece o geldiği zaman uyuyabilirdim. Sonra da uykularım pek düzene girmedi. O da iyi oldu, çocuklar sabaha kadar kitap okurdu, ben de tez yazardım. Birçok arkadaşımdan da önce bitirdim; onlar uyurken, ben tez yazıyordum. Ama ben hiçbir zaman “Yorgunum” demem.

Oldukça iyi bir hatipsiniz. Politikaya gitmeyi düşünüyor musunuz?
Hiç düşünmüyorum. Annem eski bir maliyeci. O da İktisat fakültesi mezunu. O da benim gibi çalışan bir anneydi. Üç çocuğunu zor şartlar büyüttü ve bana hep şöyle dedi: “Kızım sen vakşi at gibisin, uzaklarda seni koşarken görenler ‘Ay bu ne şahane at keşke benim olsa’ diye uğraşır; seni yakalayıp, üzerine eyer vurmaya kalkışır. Ama sen o eyeri üstüne vurdurursan, beygire dönersin, beygirliği de sen beceremezsin”. Bu nedenle üstüme eyer vurdurmadan, koşuşumu izletmekle sınırlı kalacağım diye düşünüyorum. İnsan özgür olduğu zaman daha yaratıcı oluyor. Beni bir partiye oturtsanız böyle olamam. Bana göre ben siyasetin tam kalbindeyim. Birçok milletvekilinden daha ciddi siyasetçiyim diye düşünüyorum.

Anneannenizin de genç yaşlarda eşini kaybedip, zor şartlarda çocuklarını büyüttüğünden bahsetmiştiniz. Sizin ailenin kadınları savaşçı ruhlu sanırım hep…
Evet biz Amazon ruhlu kadınlarız. Anneannem Kastamonu-Taşköprü’de doğmuş. Okuma-yazması yok. Bir kızı iki, diğer kızı beş yaşındayken eşini kaybediyor. Ve iki kızını alıp İstanbul’a geliyor. Bir daha asla evlenmeyi kabul etmiyor. İki kızı da çok güzel; bu nedenle “Evime erkek sokmam” diyor. Askeri fabrikada bulaşık yıkayıp yemek yapıyor. Kızlarını fabrikadan taşıdığı yemeklerde büyütüyor. Çalışarak iki kızını da üniversite mezunu yapıyor.

Eğitim sektörünün geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Şu an üniversite sıralarında oturan çocukların önemli bir kısmı henüz icat edilmemiş işleri yapacaklar. Örneğin siz internette dergi çıkarmayı hayal ediyorsunuz. Üniversitedeyken bunu hayal edemezdiniz; çünkü böyle bir meslek grubu yoktu. Eğitimde ciddi değişiklikler olacak. Gerçeklikle, üretilmiş gerçekliğin ortadan kalktığı bir dönem. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu anlayamıyoruz. Eskiden bilgiye ulaşamazken, şimdi milyonlarca bilgi arasından doğru olanı ayırt etmeye çalışıyoruz.

Dünya bu kadar değişirken, anne-babalar çocuklarını anlayabilmek için buna nasıl uyum sağlayabilir?
Bizim zamanımızda annelerimizim bize söylediklerinin bir önemi vardı. Onların tecrübeleri bizim önümüzü açardı. Bizim tecrübelerimiz bugünün çocuklarının önünü açmada zorlanacaktır. Biz şu an yaşadığımız ortamın göçmenleriyiz. Biz ‘digital immigrant’ız, onlar ise ‘digital native’. Bu dünyanın ev sahipleri onlar. Biraz onların bize liderlik yapmasını sağlamak zorundayız. Onların dünyalarını öğrenmeliyiz. Ben bütün anne-babaların Facebook ve Twitter kullanmaları gerektiğini düşünüyorum.

Ben bir ara Facebook’la Twitter’a çok karşıydım. Bir öğrencim bana “Hocam siz gençlerle iç içesiniz, sizin Facebook’a Twitter’a direnmeniz, matbaaya drenen Osmanlılardan farklı değil” dedi. Söylediği çok anlamlı geldi. Onların öğrenme tekniğini öğrenmem gerekiyordu. Kendi steril ortamımdan çıktım, Twitter mahallesine düştüm.

Röportaj; Ece KOÇAL

Fotoğraflar: Cem Altınel