Orjinal Röportaj Metni ;

Akil olmak askerlik yapmak gibiydi

Akil İnsanlar Heyeti Marmara Bölgesi Başkanı yazar Deniz Ülke Arıboğan iki ay boyunca gittikleri yerlerde hakaret ve sert tepkilerle karşılaştığını söylüyor. Yaşadığı bütün olumsuzluklara rağmen yılmadığını ve istifa etmeyi düşünmediğini dile getiren Arıboğan akillik sürecini ise askerliğe benzetiyor.

Akil İnsanlar Heyeti Marmara Bölgesi Başkanlığını yürüten akademisyen yazar Deniz Ülke Arıboğan’la iki ay süren toplantıları konuştuk. Zaman zaman çirkin saldırılara maruz kalsalar da bu süreci ‘Hayatımda onur duyacağım bir işi tamamladım’ sözleriyle özetliyor.

Akil İnsanlar Heyeti Marmara Bölgesi Başkanıydınız. Başkanlık yapmanın üye olmaktan ne gibi bir farkı var?

Hiç bir fark yok. Sadece toplantıların yürütülmesinde bir nebze daha etkin ve heyet üyeleri arasındaki iletişimde biraz daha inisiyatif almak gerekiyor. Başbakan Erdoğan’ın ilk toplantısında bu görev bana verildikten sonra hemen grup üyesi arkadaşlarla küçük bir değerlendirme yaptık. Arkadaşlar benim başkan olmam konusunu destekleyince, onların da onayıyla başkanlığa devam ettim.

Akil başkanının nasıl bir sorumluluğu var?

Ne heyete, ne heyet üyelerine verilmiş bir görev ve sorumluluk prospektüsü yoktu. Başkanlığın tek ekstra sorumluluğu en son toplantıda, hep birlikte hazırladığımız raporun sunumuydu.

Akil olmak sizi zorladı mı?

Açıkçası zorladı. Zira bu yaşıma kadar hakaret ve kötü söz işitmemiş, olabildiğince objektif bir bilim insanı olmaya çalışan bir akademisyenken bir anda bir nefret objesine dönüşmekten yorgun düştüm. Normal zamanlarda ağzına kadar dolu salonlarda konuşma yaptığımda ilgiyle dinlenirken, protestolar nedeniyle daha başlamadan konuşturulmaz hale geldiğim de oldu. Zaman zaman sokaklarda çevrilip vatan hainliği ile itham edildim, kafama şişe, sopa fırlatanlar da oldu. Lakin inandığım şeyler adına, yani bu ülkeye barış ve huzurun gelmesi adına bunların hepsine katlanabilirim, katlandım. Diğer heyet üyeleri de aynı düşüncedeydiler. Bir tek gencimizin daha toprağa düşmesini engellersek, hepsine değer diye düşündük.

HİÇ PİŞMAN OLMADIM

Pişmanlık var mı?

Hiç pişman olmadım. Hayatım boyunca onur duyacağım bir görevi tamamladım. İnşallah herkes kendi üstüne düşeni yapar ve emeklerimiz boşa gitmez.

Sahaya çıkmış oldunuz. Orada ne gördünüz?

İlk başlarda daha fırtınalıydı, sonra dinginleşti. Muhalefet partilerinin liderleri neden olduğunu tam da anlayamadığım bir biçimde Akil Heyeti suçladılar. Bu da doğal olarak tabanlarına yansıdı ve heyet faaliyetlerini durdurmaya çalıştılar. Buna mukabil eleştirel durduğu halde heyete katkı veren çok insan oldu. Biz toplumla siyaset arasında bir moderasyon görevi gördük. Herkesle dertleştik, sohbet ettik, endişelerini dinledik. Belki de siyaset tarihinde ilk defa böylesi bir tabandan demokrasi uygulaması yapıldı. İnşallah sonrasında da farklı konularda sürdürülür ve siyaset Meclis duvarlarının ardına hapsedilmiş bir çerçevede yürütülmez.

TRAKYA BÖLGESİ DAHA HUZURLU

Başkanı olduğunuz bölge diğer bölgelere göre daha kozmopolit ve şehir kültürü hakim. Marmara bölgesinde akil olmak nasıldı?

Marmara bölgesi çok geniş alanı ve kalabalık bir nüfusu barındırıyor. Türkiye nüfusunun yaklaşık yüzde 40’ı burada yerleşik. Büyük bir göç alanı. Bu yüzden entegrasyon sorunları had safhada. Ayrıca bölgenin güneyi ile kuzeyi arasında algı farkları var. Trakya ile Marmara’nın doğusu ve güneyi ayrı dünyalar sanki. Trakya’da huzur daha hakim. Sanayi bölgeleri ise kaotik ve reaksiyoner. Bursa ise tıpkı İstanbul gibi, kolay tanımlanabilir bir şehir değil. Her renk var. Kanımca çalışmalar sırasında sırf İstanbul’un bile tek bir bölge olarak değerlendirilmesi, hatta 2’ye ayrılması mümkündü. Avrupa’nın bir çok devletinden daha büyük bir şehirden söz ediyoruz. Bu yüzden heyet çalışmalarımız çok yorucu oldu. Haftanın her günü faaliyet halinde olduk. Bir tek gün içerisinde 7 toplantı yaptığımız da oldu.

Heyette çok farklı kesimden insanlar yer alıyordu. Onlarla diyaloğunuz nasıldı?

Heyetteki tüm arkadaşlarımla tanışmış olmaktan ve birlikte çalışmaktan onur duydum. Harika insanlarla birlikte 2 ay geçirdim. Tanıdıklarımı daha çok tanıma fırsatım oldu; tanımadıklarımı da tanıyınca daha önce çok şey kaçırdığımı fark ettim. Birbirinden çok farklı dünyalardan gelen insanların aynı amaç için bir arada çalışmasının keyfini sürdük hep birlikte. Birlikte askerlik yapmış gibi olduk desem yeridir.

Bir araya geldiğinizde ne yapıyordunuz?

Gayet verimli ve bilgilendirici oldu. Sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri ve kanaat önderleriyle bir araya gelme fırsatımız oldu. İlk aydaki reaksiyonlar sonradan azalmaya başlayınca buluşmalar çok daha keyifli ve güzel geçmeye başladı. Notlar aldık, kayıtlar yaptık. Bunları raporumuza ek olarak yayınlamak arzusundayız daha sonra.

Halk Öcalan’ın serbest kalmasından korkuyor

Toplumun genel talebi nedir?

Kanımca demokrasi ve huzur en önemli talepler. Bir yanda diğerleriyle eşit haklar isteyen insanlar var ve karşısında da ‘yeter artık bu kavga, huzur istiyoruz’ diyenler. Çok renkli ve çok sesli bir toplum, aynı tip hale getirilmeden ama aynı bayrak altında yaşamak istiyor.

Endişeleri neler?

Bölünme korkusu en belirgin olanı. Sürecin akamete uğraması ve şiddetin dozunun daha da yükselmesi diğer bir endişe konusu. İç savaş çıkması ihtimalinden korkanlar da var, sırf barışı sağlamak adına Öcalan’ın serbest bırakılması endişesini taşıyanlar da.

Bu endişeler nasıl giderilebilir?

Kanımca bu endişeler giderilmez, bu endişelere rağmen devam edilir. Zira bu endişeler aynı zamanda siyaseten malzeme olarak da kullanılan stratejik araçlar. Silahlar susmaya devam ettikçe azalır, provokasyonlarla yoğunlaşır. Barışın kurulması bir anda bir gongun çalması ile mümkün olan bir şey değil. Zaman içerisinde fark etmeden dönüşüyor o siyasetler ve o ruh halleri.

İstedikleri talepler yerine getirilebilir mi?

Bir kısmı getirilebilir, bir kısmı ise getirilemez. Herkes bir adım ileri, bir adım geri gider. Bütün pazarlıkların seyir defterleri aynıdır. Konuların tamamında taraflardan birinin kazanması diye bir şey olmaz. Kissinger’ın dediği gibi’ taraflardan birinin bile yüzünde gülümsemeyle ayrıldığı bir anlaşmadan kalıcı huzur çıkmaz. İki tarafın da mutsuz olması gerekir’

Hakaret yedik tehditler aldık

Size öfkeyle mi yoksa sevgiyle mi yaklaştılar?

Her türlü tepki vardı. Protestolar çok ön plana çıktı ama aynı zamanda büyük bir destek de gördük. Gözyaşlarıyla ve dualarla karşılandığımız, kucaklaşarak uğurlandığımız yerlerin sayısı çok daha fazla. Özellikle sert başlayan toplantıların sonuna ortaya çıkan güven duygusu, daha da umutla doldurdu bizleri. Son haftalarda sürece eleştirel bakanların bile bize saygıyla yaklaştığını, takdirlerini beyan ettiklerini gördük.

Nasıl bir dirençle karşılaştınız?

Pendik’teki bir toplantıda salonun neredeyse tamamını İşçi Partili ve MHP’liler doldurmuştu. 1 saate yakın slogan atarak ‘Ölmeye öldürmeye geldik’ diye bağırdıktan sonra, kafama su şişeleri atmak suretiyle salondan çıkmamızı sağladılar. Biz de inat ettik. Salon boşalıp yeniden doldurulduktan ve 2 saat ara verdikten sonra toplantıya devam ettik. Salona yeniden girdiğimizde bütün salon ayağa kalkarak dakikalarca bizi alkışladı. Hem sosyal medyada hem de toplantılar sırasında çok ağır hakaretler edildi. Üstelik bunlar sistematik ve örgütlü saldırılardı. Gittiğimiz şehirlerde farklı gruplar aynı hakaretleri kağıttan yüzümüze okudular.

Bu süreçte en çok sizi ne yordu?

İnsanların acılarını dinlemek ve içinde oldukları yas ortamını hissetmekten çok yoruldum. Kalbim ağrıdı. Bir yandan da bir kesimin acımasızlığı, duyarsızlığı ve anlayışsızlığı şaşırttı beni. İnsan kaybını, tıpkı muhasebe defteri gibi gibi istatistik malzemeden sayanlar var hala. 20 yaşındaki evladını kaybetmiş bir anneye, ‘hak etmiştir’ diyebilen bir dili hiç tanımamıştım daha önce. Kendimi tüpünden sızmış bir kimyasal madde gibi hissettim bazen. Öylesine steril ortamlarda yaşamış, herşeyi öylesine sürreel takip etmişim ki, gerçeğe dokununca ne kadar acıtıcı olduğunu fark etmekten ürktüm. Kitaptan okumaya, televizyondan izlemeye benzemiyor ‘herşeyimi kaybettim’ diyen bir insanla yüzleşmek. Duygu dünyanız infilak ediyor.

Kızdım ama istifayı düşünmedim

İnsanların derdini dinlemek, barışı anlatmak sizin Kürt meselesine olan bakışınızı değiştirdi mi?

Değiştirmedi ama nasıl bir strateji kurgulamak gerekir konusundaki önceliklerim farklılaştı. Barış süreçleri siyasetten daha çok, toplumsal psikolojilerin ön planda olduğu durumlar. Semboller, kavramlar, kişiler ve zamanlamalar çok önemli. Türkiye’nin bütününü göz önünde bulundurmadan atılacak her adım daha da büyük sorunların gündeme gelmesine neden olabilir. Türkiye’de Türklerle Kürtler arasında bir problem yok, devlet ile Kürtler arasında bir sorun var. Bunu toplumsal bir soruna ya da etnik bir çatışmaya dönüştürmemek için dikkat etmek gerekiyor.

Şehit aileler bu süreçten ne bekliyor?

Gencecik evlatlarını toprağa vermiş insanlardan söz ediyoruz. Hem maddi hem de manevi sorunları var. Geride kalanların mümkün olduğunca rahat ettirilebilmeleri, ailelerinin bakımının üstlenilmesi bu yükü sadece biraz hafifletebilir. Ama hiçbir zaman giden çocuklarını geri getirmek mümkün olamayacak maalesef.

Yıllardır süregelen bir iç savaşın yaralarını sarmak sizce ne kadar mümkün?

Çok zor ama kanımca bu tür yaralar özünde iyileşmeye meyillidir. Hayatta olmanın bizatihi kendisi yaralara, berelere pansuman yaparak nefes almaya devam etmek demek. İnsanoğlunun tarihi böyle. Son yüzyılda iki dünya savaşı yaşandı. 200 milyon insan hayatını siyasi nedenlerle kaybetti. Yine de barışlar kuruldu, savaşanlar bir arada yaşamanın yollarını buldular.

Rapordan sonra akillerin yeni bir görevi olacak mı?

Akil Heyet çalışmaları Haziran başı itibariyle tamamlandı ve raporlarımızı da sunduk. Artık herhangi bir görevimiz yok.

Güneydoğu Anadolu bölgesinin akili Murat Belge’nin istifasına tepki gösterdiniz. Tam olarak sizi kızdıran şey neydi? Kendini ortamdan sıyırması mı yoksa pes etmesi mi?

Murat Hocayı çok severim ama istifasını sevmedim. Fikrimi de yazdım. Daha fazla deşmeyelim.

Sizin de istifa etmek istediğiniz zamanlar oldu mu?

Kızdığım zamanlar oldu ama istifayı düşündüğüm zamanlar olmadı. Şunu da açıkça söyleyeyim. Akil heyet görevini aldıktan sonra da benimsemediğim politikaları konusunda hükümeti eleştirmekten kaçınmadım. Birçok heyet üyesi de örneğin bu Gezi Parkı meselesi üzerinden sert eleştiriler yönelttiler. Bir kez olsun Başbakandan ya da herhangi birinden ‘niçin eleştiriyorsunuz’ benzeri bir tavır veya baskı görmedim. Toplantı sırasında da Başbakan Erdoğan’a farklı sebeplerle bazı eleştiriler yöneltildi. Saygıyla karşıladı.

Raporun içeriği nedir?

‘Adaletli bir barış için kapsamlı bir demokratikleşme’ gerektiğine inanıyoruz. Kişisel raporum çok ayrıntılı olduğu için kendi websitemde yayınladım. Grup raporlarımız toplu halde değerlendirilip, bütünleştirilecek. Sonrasında da kamuoyu ile paylaşılacak.

Gezi Parkı olaylarından sonra çözüm sürecinin baltalandığına inanıyor musunuz?

Hayır inanmıyorum, ama seçim sath-ı mailine girmiş olmamızın bazı gecikmelere sebep olabileceğini düşünüyorum. Zira şu anda radikal çözüm adımları atmanın bazı riskleri var ve genelde siyasetçiler seçim öncesinde böyle adımlar atmazlar.

 

 Röportaj: Büşra Sönmezışık – Yeni Şafak